Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | April 30, 2017

Scroll to top

Top

No Comments

Söz…

Söz…

Söz, zihnimizin en nadide ürünü…
İnsanlığımızın gösteri sahnesi…
Yalanıyla, doğrusuyla, bütün varlığı kıskandıran en mühim yeteneğimiz…

Söz ve konuşma, yazabilme ile birlikte, bizi insan yapan en önemli yeteneklerimizden birisi. Beynimize doğuştan kodlanmış dil öğrenme yeteneği sayesinde, en karmaşık zihinsel kavramları bile, elbette lisan yeteneğimiz yettiğince, kelimelere döküp ifade edebilme hünerine sahibiz. İnsanlık neslinin milyonlarca ferdinin ürettiği milyarlarca cilt eser, yani söz, hala bizi hayrete uğratmaya devam ediyor. Zihnin, nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığımız, adeta bir yerlerde zuhur ediveren bu hayranlık uyandırıcı yeteneği ile halen her gün şaşırmaya, üzülmeye, bilgilenmeye, öfkelenmeye, hülyalara dalmaya, kandırılmaya, aldatılmaya ve doldurulmaya devam ediyoruz…

Söz söylemek, sinir bilimleri açısından baktığınızda çok masraflı bir iştir; öylesine masraflıdır ki, gayet kolayca ortaya koyduğumuz bu yetenek için, Yaradan bize koskocaman bir “ön beyin” vermiş ve beynin geri kalanının neredeyse bütün bağlantılarını, bu harika yeteneğe destek olacak şekilde yerleştirmiş ve birbirine bağlamış gibidir. Zihnimizde uçuşan fikirler, tecrübeler, hafızamızdaki kayıtlar, dil sayesinde gerçeklik bulup başka dimağlara aktarılabilsin diye, bütün zihinsel kapasitemiz, adeta söz merkezlerine doğrudan bağlanmıştır. Elbette bu muhteşem teşkilat için ödenmesi gereken bedeller de vardır, her güzel şeyde olduğu gibi…

Söz, düşüncemizi biçimlendirir. Çevremizden ve içimizden zihnimize akan bütün duyu bilgileri, beynin içinde muhteşem ve müphem bir bilgi çorbası oluşturur. Bu bilgi çorbası, bizim “ben” yahut “benim dünyam” dediğimiz şeydir işte. Kelimelere dökülmezse, alacalı, saçaklı, hareketli, karmakarışık ama kendine göre kaotik düzene sahip bir zihinsel derya içinde, öznel bir dünyada yaşarız. Çocukluk anılarınızla şu anınız yan yanadır; karışır; bu anınız dünü, dününüz bu günü etkiler. Bu öyle bir dünyadır ki, çok boyutlu bir “ebru uzayı” gibidir; renkler, anlamlar, anılar, arzular ve daha ne varsa, özgürce birbirine karışır, dolanır; desenler ve renkler içinde anlamlandırması çetin, her daim dinamik, her daim doğurgan bir döl yatağı gibidir sanki. Ne zaman kelimeler devreye girse, beynimiz, özellikle de beynimizin sol tarafındaki konuşma ile alakalı merkezler, bu senfoni içinden işine yarayan nağmeleri seçmeye ve onları kelimelere, kavramlara, emirlere, isteklere veya sorulara dönüştürmeye başlar. Kelimeler dile yahut ele geldikten sonra ise, zihindeki o dinamik kaos hızla dinginleşir; zihnimiz, konuştuğumuz kelimelerdeki mantık dizgesine takılır, kaotik ve doğurgan zihinsel denizin yerini, doğrusal ve öngörülebilir bir zihinsel süreçler dizgesi almaya başlar. Konuştukça düzleşen, konuştukça yeknesaklaşan, konuştukça yavanlaşan bir düşünce dizgesi zihnimize hakim olmaya başlar…

Konuştukça, zenginliğimizde ödün veririz. Kelimeler, ister söz olsun, ister yazı, analiz ettiği örneği tarumar eden bir laboratuvar cihazı gibi, koca bir okyanusu, bir kaç anlaşılır damlaya indirgemek ister. Yazdıkça mesela, zihnimizin içindeki o çok boyutlu muhteşem senfoniyi bir-iki boyutlu bir diyagrama indirgeriz. O diyagramlar üzerinden tartışır, anlamaya çalışır, yenişmeye uğraşır ve çoğunlukla hiç durmadan birbirimizi kırarız.

İşte o yüzden, bize konuşma yeteneğini veren Yaradan, “düşünmeyi” de farz kılmıştır. Söz edebilecek olmanıza rağmen, arada sırada olsun, sözü bırakın, tefekkürün kanatlarıyla kanatlanın demek için, gönderdiği elçisi ile bize ne dersler anlatmıştır. O yüzden, şimdi değil, elden gelen her an “sükut zamanı”… Elden geldiğince, anlamak ve anlamlandırmak için, sükut ve tefekkür zamanı…

Günümüzde sözün bütün büyüsüne, konuşmanın bütün şehvetine, sosyal medyanın bütün ittirmesine rağmen susmayı becerebilen, ödülünü alacaktır…

Yorum Yollayın Bilelim