Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | August 19, 2017

Scroll to top

Top

One Comment

Yeni bir medeniyet?

Yeni bir medeniyet?

Geçen bir kaç ay içinde ismimden daha fazla duyduğum bir kelime varsa, o da muhtemelen medeniyet kelimesi olsa gerektir. Her yanımdan adeta medeniyet fışkırıyor: Gazete başlıklarında, üniversite kulüplerinin isimlerinde, sağda-solda verilen konuşmaların başlıklarında, dostlar arasında yapılan entelektüel düzeyi ortanın üstünde muhabbetlerde, köşe yazılarında, e-postalarda… Hemen her yerde bir şekilde bir “medeniyet” sözüne rastlayabiliyorsunuz. Garip olduğu kadar, düşündürücü de bir durum.

Yeni bir medeniyet kurmak arzusu, şu üzerimize kurulan “uygarlık” tasarımının başlangıcından beri farklı mahfillerde kendisine yer bulmuş bir tartışma meselesi gibi görünüyor. Üzerimize son dönemlerde, yani geçtiğimiz yüz yılı aşkın bir süredir, giydirilmeye çalışılan elbiseyi belli ki pek sevmedik; onun yerine yeni libasların, farklı aksesuarların hayalini kuruyoruz. Bu hayal bazen öyle alevli noktalara çıkıyor ki, sanki aklımızda dört başı mamur bir medeniyet tasavvuru mevcutmuş, yahut binlerce yıllık bir medeniyet tecrübesinin birikimine bizzat sahipmişiz gibi, aşırı bir özgüven içinde “nasıl bir medeniyet” konulu görüşleri bolca okuma imkanı buluyoruz.

Tüm kelimelerimizde olduğu gibi, medeniyet de artık “afazik”. Afazi, konuşma ve anlama yeteneğinin kaybı ile kendini gösteren tıbbi bir durumun adı. Fakat bunun bir de toplumsal türü var. Aynı kelimeleri kullanmamıza rağmen, muhayyilemizde yahut kurgumuzda bu kelimelere binlerce farklı anlam takabildiğimizden, çoğu zaman kelimeler, irtibat kurmamıza ve anlaşmamıza yetmeyebiliyor. Bir dönem “modern”, “çağdaş”, “dindar”, “yobaz”, “laik”, “devlet”, “cumhuriyet” gibi kelimeler böyleydi, hatırlarsınız. İleri düzeyde afaziden mustarip olan bu tip kelimelerin havalarda uçuştuğu kavga ve tartışmalar hiç bitmeyecek gibiydi. Hala da devam ediyor elbette; ama dozu da zamanla azalıyor; zira şimdi daha “medeni” afazilerimiz var.

Medeniyetten anlaşılanlar pek muhtelif gibi görünüyor. Kimisi dünya tarihinde görülmemiş bir ilim ve kültür medeniyetini inşa edebileceğimiz ön kabulünden hareketle, oldukça geniş bir fantezi dünyası inşa edebiliyor. Bazısının medeniyetten anladığı, muhayyel, çoğu zaman gerçeklikten kopuk bir “kadim zamanlar” algısı. Bazısı bu kadim zamanları Osmanlı mefkuresi içinde resmederken, bazı başkaları, Emeviler-Abbasiler dönemlerinde kadar gidip, ilmen bir Beyt-ül Hikme geleneğini dünümüzden günümüze taşıma derdinde. Bazısına göre, Asr-ı Saadet her detayı ile günümüze getirilmeden medeniyetten bahsedilemezken, bazısı bizzat bu gün içinde yaşadığımız şeyi “medeniyet” olarak algılayıp, dünyaya nizam vermenin imkanları üzerinde kafa yoruyor. Kısacası, medeniyet sözü, adeta bir panayır gibi; isteyen, istediği oyuncakla hoşça vakit geçirip, heyecanlı zihni maceralar deneyimleyebiliyor.

Medeni olmak, medeniyet kurmak

Medeniyet kurma hayallerinin bence en önemli eksikliği, hali hazırdaki gerçeklikten çoğu zaman ciddi bir kopukluk arz etmesi. Muhayyel medeniyet tasavvurları, bir şekilde bu güne dokunmaktan uzak duruyor. Laboratuvar koşullarında, düşüncenin steril galerilerinde belki de çok fiyakaları duran bir çok fikir, bu gün sokağa çıkıp, yahut aynaya bakıp, bizzat kendi insanınızla yüz yüze geldiğinizde, absürt ve komik kalabiliyor. Binlerce yıllık bir devlet ve medeniyet geleneğinin varisleri olmakla övünmek bizde yaygındır; halbuki, yaşayan bireyler olarak, bu mazinin ne kadarına sahip olabildiğimiz, ne kadarını içselleştirebildiğimiz sorusunu pek sormayız; zira genel istatistikler açısından, cevaplar çok da iç açıcı değildir çoğu zaman.

Kuş bakışı bir göz attığımda, bu günkü medeniyetimizin hali, Nasreddin hocanın kuşa benzesin diye bacağını-gagasını budadığı leyleğin durumuna benziyor. Sadece Cumhuriyet dönemi değil, ondan çok öncesinden başlayan bir kendinden memnuniyetsizlik hali var işin altında. Dönemlerin seçkinleri ve imtiyazlı sınıfları dışında, büyük bir kitlenin nahoş nazarlarla baktığı, elinden geldiğince değiştirmeye gayret ettiği, bunun için de sıklıkla deformasyona maruz bıraktığı bir sistem ve kültürü var bu gün elimizde. Bu hoşnutsuzluğun altında yatan mekanizmayı iyi anlamadan, bu gün hala devam eden bu yaygın hoşnutsuzluğun da meyveli bir sonuca dönüşmesi bana pek mümkün görünmüyor.

Neden yeni bir medeniyet arzusu bu denli yaygın acaba? İlk sebebi açık: Eldekinden memnun değiliz. En net olarak bildiğimiz tek şey bu. Bu günkü halimizi, bu günkü konumumuzu kendimize yakıştıramıyoruz. Mevzu üzerinde derinleşmiş bir kaç rafine zihni bir kenara koyarsak, sizin-benim gibi ekser ve sıradan insanların algısını şekillendiren temel unsur, “mevcuttan memnuniyetsizlik” halidir aslında. Neden memnun olmadığımızı bile objektif olarak tam bilmeden, memnuniyetsizlik ekseninde yeni bir şeyler arzulamaya devam ediyoruz. Halbuki, eldekinden şikayetçi olmak, yenisini ve daha iyisini yapabileceğimiz anlamına hiç bir zaman gelmez. Zira yenisini inşa edebilmek, en başta o inşası düşünülen şeyin “tastamam bir tasavvuruna” sahip olmayı gerektirir. Düşlenen o hedef medeniyetin unsurları en azından hayal edilebilmeli ve bu günün dünyasında, sıradan insanın hayatında nasıl bir fark yaratabileceğinin temel düzeyde de olsa ön görülebilmesi, tahayyül edilebilmesi elzemdir. Ama iş onunla da bitmez; tahayyül edilen şeyin en azından kişi ve aile düzeyinde yaşanabilir bir pratiğinin hayata geçirilebiliyor oluşu da önemlidir. Hayal edilen şey, eğer bir gün gerçekleşecekse, bir yerlerden gerçekleşmeye başlamalıdır. Hep verdiğim bir örnek var: Günümüzde Türkiye’de yaşayan insanların önemli bir bölümü İslam inancına sahiptir; bunların da önemli bir oranı, değişik derecelerde dini pratikleri hayatı içinde uygulamaktadırlar. Abdest, namaz, oruç, hac gibi ibadetler, bu topraklarda yaygın uygulamalardır. Yeni bir medeniyet tasavvuru ile kafasını yoran bir çok insanımızın evlerine gidip bakınız. Her gün belki beş vakit abdest alan insanların banyoları, bu temizlik ritüeline uygun hiç bir tasarım emaresi içermez. Avrupa ve Amerika kıtalarında gayrimüslim insanların kullandığı tüm hijyenik donanım, aynen bizim banyolarımızda da vardır. Bir çoğumuzun banyosunda yer alan lavabolar, tuvalet ihtiyacını gidermekte kullandığımız alanlar, okuduğumuz, dinlendiğimiz, tefekkür ettiğimiz yaşam alanı bölümleri, çoğu zaman özel ihtiyaçlara binaen geliştirilmiş yahut uyarlanmış değildir. Bunlara dair hazır tasarımları parayla almak isteseniz bile ulaşmanız neredeyse imkansızdır. Müslüman yaşamına uygun bir lavabo, tuvalet, oturma grubu, masa, sandalye, kitaplık nasıl bir şeydir; bilen var mı? Mensubu olduğumuz inanç sistemi, hayatın her alanına dair düzenlemeler ihtiva etmesiyle diğer dini akımlardan temelde ayrılmasına rağmen, bunun hayatımızda neredeyse hiç bir izini bulamazsınız. Çok az sayıda örneği bir kenara koyarsak, camilerimizde bile bu alanlar, hijyenden, kullanım kolaylığından ve özgünlükten alabildiğine uzak, basmakalıp ve kullanıcısıyla uyumsuz karakterdedir. Yeni yapılan konutlara, yaşam alanlarına, parklara-bahçelere ne kadar bakarsanız bakın, özgün bir dokunuş, medeni bir imza göremeyeceksiniz. Batı kökenli faydacı (pragmatist) yaklaşım dışında, estetik bir telaş hiç bir yerde emaresini göstermiyor gibidir. Binalarımızın dış görünüşünü ancak belediyelerin talimatları doğrultusunda güzelleştirme(!)ye razı oluruz mesela. Binlerce yıllık bir yerleşim yeri olan İstanbul’u ne yönde değiştirdiğimize bakın ara sıra. Bize miras kalan bir medeniyet nişanesine nasıl muamele ettiğimiz, medeniyet anlayışımıza dair kuvvetli işaretler taşır. Yahut, daha güzeli, Türkiye Cumhuriyeti’nin doksan yıllık Başkenti olan Ankara’yı gezin bir gün; ve doksan yıldır, yönetim merkezi olan bir şehre nasıl bir estetik miras bırakabildiğimizi, etrafımıza nasıl bir ayak izi bırakmaya meyilli olduğumuzu kendi gözlerinizle, siyasi bakışlarınızdan mümkün mertebe arınmaya gayret ederek bir izleyin. Bu kısa gözlem, her birimize, medeniyet tasavvurumuzun detayları hakkında ciddi fikirler verecektir.

Ne kadar seçim özgürlüğü söz konusu olursa olsun, giyim kuşamımız, kıyafetlerimiz ve aksesuarlarımız, “bize” ait hiç bir renk, hiç bir fikir vermiyor. Dilimizde, dünyaya nizam verecek bir çeşitlilik ve nezahet, birincil dertlerimizden değildir. Dünyayı bilmek, anlamak, onun dertlerine kafa yormak bizim asli işlerimizden olmadı ve hala da ilk ona dahi giremeyecek bir mesabede. Çevremizin temizliği, doğal kaynaklarımızın durumu, bize emanet edilen tabiata ettiklerimiz, sanayileşmemizin etkileri, büyümenin bedelleri, zenginliğin faturası gibi konular bu gün kahir ekseriyetimizi ilgilendirmediği gibi, bir çoğumuz, bunları dert edinenleri rahatsız edici bulmaya devam ediyor. Kısacası, bir anafor içinde yaşıyoruz ve buna rağmen, görebildiğimizi iddia ettiğimiz “ufuk”larda bir medeniyet tasavvur ettiğimizi zannediyoruz.

Medeniyet yaşamdır

Medeniyet inşası, bir mimarlık yahut mühendislik ofisinde yapılan ve sonrasında uygulanan bir proje gibi değildir. Ne kadar konuşursanız konuşun, onu “ihdas” edemezsiniz. Yapabileceğiniz ancak, gündelik yaşama ve işleyişe bakarak muhtelif tespitler yapabilmektir. Tepeden dayatılan medeniyet projelerinin tutmadığını ve tutmayacağını en yakından deneyimleyen topluluklardan birisiyiz. Ama bu acı tecrübeleri hızla unutma, yok sayma, kendimize ders çıkartamama gibi arazlardan da derin bir biçimde mustaribiz.

Medeniyet, yaşamakla ortaya çıkan bir şeydir. Bir insan, o medeniyetin doğal bir ferdine şahsi olarak inkılap etmeden, tahayyülünde bile canlandıramaz o “medeniyet”i. Bireyler olarak ne yapıyor, nasıl yaşıyor, yalnız ve bağımsızken nasıl bir tarz-ı hareket izliyorsak, inşa edebileceğimiz medeniyet işte ondan ibarettir. Sırf sizi yansıtan, el emeği ile tüm örneklerden farklı üretilmiş, sizi diğerlerinden farklı kılan, sokağa çıktığınızda meraklı bakışları üzerinizde toplayacak özgün tasarım ve marjinal bir elbiseyi giyerek sokakta gezinmek zorunda kalsanız, kendinizi nasıl hissederdiniz? Yeni bir medeniyeti de aynen böyle düşünebilirsiniz. Kıyafet, siz ona hazır olduğunuzda, zaten üzerinizde şekillenen bir şeydir; sizin kültürel bir uzantınız, bir nevi şahsi ve medeni “bildirgeniz”dir. Başka; taklit, tek-tip, seri üretim bir kılık-kıyafet tercihi ile tekstil ürünleri tasarımcısı olmak arasındaki uçurum gibidir bahsettiğim. Bireysel olarak emek verilmeden, konuşulanların bir çoğu da maalesef boştur ve bu boşluk, belki de en nadide kavramlarımızdan birisi olması gereken “medeniyet”in de içini hızla boşaltıyor.

Ortada sözlü olarak gezinen bu “medeniyet” arayışları elbette kökten boş ve kötü değil. Bir arzu ve isteğin, kadim bir özlemin dillere düşmüş halidir aslında. Bence sorun, medeniyetin ele alınışındaki aceleci, bodoslama, düşüncesiz ve telaşlı gidiştir. Sadece aklımıza geleni söyleyebilme özgürlüğünün yeni bir medeniyet kuramaya yetmeyeceğini anlamamız ve anlatmamız gerekiyor. İhtiyacımız olan, akıllara gelemeyenleri akıllara düşürebilecek düşünceli bir yüreğe sahip olmaya gayret etmektir belki de. Evet, dünya sıkıntıda; evet, tarihte daha önce bu topraklarda bir çok yenilik çıktı; evet, bu gün tüm insanlığa yeni bir nefes gerekiyor. Ama bu gerekliliklerin farkında olmak, tedavide uzman olmayı otomatik olarak getirmiyor. Önce kendi hayatımıza bir medeniyet gözlüğü ile bakalım; hemen ardından “Medeniyet” bizi takip etmeye başlayacaktır.

Yarın sabah, daha önce bir türlü selam veremediğiniz o komşunuza, otobüs şoförünüze, kurumdaki hizmetli çalışanınıza, öğrencinize, komşunuzun liseli genç oğluna bir selam verip, hal hatır sormayı deneyin. Medeniyet inşası, konferans salonlarında yahut siyasi nutuklarda değil, aslında bizzat orada başlıyor.

 

 

Yorumlar

  1. Can YAVAŞ

    İngilizcesi “Civil Engineering” olan İnşaat Mühendisliği bölümünde okuyan bir öğrenciyim. Ve akademik çevrelerde “Medeniyet Mühendisliği” diye anılan bir meslek olduğunu aynı zamanda başlangıçta askeri bir amaca yönelik olmadan gelişen bir lisans programında okuduğumu öğrendiğimde gerçekten şaşırmıştım; bir çok geçmiş topluluğu da düşünürsek, medeniyet içinde yaşadığımız zamanda mı EN gelişmiş düzeyinde acaba diye… Yazınızı okuyunca benzer düşündüğüm birileri daha olduğunu gördüğüm için çok memnun oldum ve mesleki olarak da bu konuya ehemmiyet göstermem gerektiğinin bir kez daha farkına vardım. Öncelerden belirlediğim “kendimden başlayarak; etrafımı daha doğal, yaşanılabilir, insanı üretken kılan (bir uzay) mekan haline getirme” hedefimi düşünsel olarak destekleyen ve beni gayretlendiren yazılardan biri oldu. Mimarlığın,(uygulamalarında değil belki ama) ideal durumunda ve felsefi temelinde hedefime daha uygun bir meslek olduğunu düşünüyordum fakat şartlar beni mühendisliğe ikna etti. Ancak hedefim bakî ve ömrümün yettiği süre içinde elimden geleni yapacağım bu doğrultuda..

Yorum Yollayın Bilelim