Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | July 22, 2017

Scroll to top

Top

One Comment

3-D filmler aslında kaç D?

3-D filmler aslında kaç D?

Üç boyutlu film denen meseleyle yıllar önce ilk karşılaşmamı unutmam mümkün değil. Henüz bir ortaokul öğrencisi iken Ankara’nın o zamanlar Çankaya Sineması adıyla bilinen ünlü mekanında “Dehşet Diyarı (Metalstorm)” adlı bir bilim-kurgu filminin gösterime girdiğine dair afişler her yere asılıyordu. Filmin adı veya konusundan çok, afişte yer alan anlaşılmaz bir bilgi, bütün sinema meraklılarını derinden cezbetmişti: İlk defa “3 boyutlu” olarak bir film izleyecektik. Elbette babalarımızdan finansmanı sağlar sağlamaz bir kaç arkadaşlar beraber heyecanla sinemanın yolunu tuttuk. Bileti alırken elimize kartondan yapılma ve renkli plastikten camları olan bir gözlük verdiler. Filmi izlerken bunu takmamız gerektiğini öğrendik. Derken salona girdik, ışıklar karardı; bir kaç reklam gösteriminden sonra beyaz perdede “gözlükleri takmamız” yönünde bir uyarı belirdi. Gözlükleri taktık ve karşımızda beliren beyaz bir dağ çizimine dikkatle bakmaya başladık. Bir an sonra, dağın arkasından gürültülü bir ses efekti eşliğinde çıkıp üzerimize doğru gelen blok yazılar, bütün salonu dehşete düşürdü. Yanımda ve önümde bir çok insan, gayri ihtiyari, koltuklarında yana yahut aşağı kayarak, gelen yazıların suratlarına çarpmasından sakınmaya çalıştılar. Bir kısmı, hayret ünlemeleri ile gözlükleri çıkartıp çıkartıp, karşılarındaki perdede renkleri kaymış filme bakıyor, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı! Düz ekrandaki nesneler, o güne kadar hiç görmediğimiz bir biçimde canlanmış, adeta salonun ortasında, gözümüzün önünde hareket etmeye başlamışlardı…

 

Üç boyut da neyin nesi?

Elbette aradan yıllar geçti ve hem sinema teknolojisi, hem de üç boyutlu film teknikleri oldukça ilerledi. Bu gün neredeyse gözde filmlerin bir çoğu 3D (3-Dimensional – 3-Boyutlu) etiketi ile vizyona giriyor. Elbette bu durumda, artık evlerimizdeki televizyonların sinemalarla yarışan boyutlara gelmesi ve çok yüksek kalitede dijital kayıtlara internetten rahatlıkla ulaşılabiliyor olması büyük rol oynuyor. Fakat insan görme sistemini “kandırmanın” yollarından birisi olan 3 boyutlu film teknolojisi, aslında oldukça kolay anlaşılabilir bir algısal özelliğimizin “kötüye kullanılmasına” dayanıyor.

Farklı gözlerinizle gördüğünüz farklı dünyaları test etmek kolay...

Farklı gözlerinizle gördüğünüz farklı dünyaları test etmek kolay…

Bildiğiniz gibi, insanların iki tane gözü var ve bunlar kafanın ön kısmında sağlı-sollu olarak yerleşmiş durumdalar. Gözlerimizin yerleşimlerindeki bu ufak fark, her iki gözün görme alanının birbirinden biraz farklı olması sonucunu doğuruyor. Mesela, sağ elinizi yumruk yapıp, başparmağınız yukarıda olacak şekilde kolunuzu ileri uzatın ve havada olan başparmağınıza önce bir gözünüzü, sonra diğerini kapatarak bakın ve bu işlemi ard arda tekrarlayın. Arka plana göre baş parmağınızın “hareket ettiğini” göreceksiniz. Bunun nedeni, her iki gözünüzün, konumları gereği, parmağınızı arka plana göre farklı noktada görmesidir.

İki gözün dünyayı böyle hafifçe farklı görmesinin bizim açımızdan önemli bir avantajı var. Beynimiz, gözlerden aldığı görsel bilgiyi bir araya getirirken, iki gözün bu farklı manzaralarından yaptığı karmaşık bir hesaplama dizisi sonucu, “stereoskopik” yani 3 boyutlu görme dediğimiz yeteneğimizi ortaya çıkartabiliyor. Her iki gözden gelen bilgiler birleştirilerek, karşımızdaki sahnenin “derinliği” algılanabiliyor; nesnelerin “önde mi arkada mı” olduğu konusunda bir yargıya varılabiliyor.

3 boyutlu filmlerdeki teknoloji de aslında beynimizin bu yeteneğinden faydalanıyor. Sinema perdesinde, birbirinden hafifçe farklı açılarla konumlandırılmış iki farklı kamera merceği ile çekilen sahneler, özel yöntemlerle üst üste bindiriliyor. Gözlerimize taktığımız gözlükler ise bu farklı merceklerden gelen görüntülerin her birini farklı gözlerimize yönlendiriyor: Daha sağda olan merceğin görüntüsü sağ göze, soldakinin görüntüsü ise sol göze geliyor. Beynimiz böylece bu iki görüntüyü birleştirerek, nesneleri gerçek dünyadakine benzer şekilde “beride-ileride” yani 3 boyutlu olarak algılayabiliyor.

İkili merceklerin görüntülerini aynı perdeye yansıtmak için kullanılan teknikler de farklı olabiliyor. Mesela en eski üç boyutlu filmlerde, filmin bu iki kopyası, farklı renk filtrelerinden geçirilmiş bir halde ekrana veriliyordu. Dolayısıyla izleyiciler, bu filtrelere uygun renkli camlı (mesela birisi kırmızı diğeri yeşil) gözlükler kullanarak, görüntüleri ayrı ayrı görebiliyorlardı. Günümüzde bu teknik, hala bir çok alanda (özellikle basılı medyada) kullanılıyor. Bu gün sinemalarda uygulanan daha gelişmiş tekniklerde ise ışığın farklı yönelimlerini (polarizasyonlarını) kullanarak görüntüler üst üste bindiriliyor ve polarize camlı gözlükler kullanan izleyiciler de böylece “3 boyutlu” görüntülerin keyfini çıkartabiliyorlar.

3-Boyutlu filmlerdeki sorun ne?

Bu günlerde sinemalarda, özellikle gençlere hitap eden yüksek tempolu aksiyon, fantezi ve macera filmlerinde 3 boyut uygulaması çok yaygın. James Cameron’un Avatar’ı ile ünlenen Real 3D teknolojisi, bu gün sinema salonlarının vazgeçilmezleri arasında. Fakat bu filmleri izleyen bir çok insan, bazen belli-belirsiz, bazen de ileri düzeyde bir rahatsızlık hissediyor. Sinemadaki görüntüleri olabildiğince “gerçeğe yakın” deneyimlemeye çalışırken, çoğu zaman görüntülerin “olağanüstü” yapısı, izleyenleri bir hayli yorabiliyor. Bunun arka planında ise, tabiatta milyarlarca yılda şekillendirilmiş olan görme ve görsel algı sistemimizin yanında oldukça ilkel kalan modern teknolojimizin yetersizlikleri yatıyor.

Gerçek 3 Boyutlu görüş

Derinlik ipuçları: Bilimsel literatürde “binoküler görüş” olarak bildiğimiz “iki gözle görme” özelliği, üç boyutlu görmek için çok önemli bir özellik elbette; fakat karşımızdaki sahnenin derinliğini ve nesnelerin bizden uzaklığını sadece iki gözümüzün görüş farkından çıkartmıyoruz. Önemli bir başka ipucu, büyüklüğünü bildiğimiz nesnelerin beyin tarafından kıyaslanmasıdır. Yaşadıkça bilinçsiz olarak öğrendiğimiz dış dünya bilgileri, karşımızdaki sahnenin derinliğini algılamak konusunda bize önemli ipuçları verir.

VİDEO: Nesnelerin büyüklüğüne bağlı derinlik algısını, hareketsiz bir kamera kullanarak böyle yanıltmak da elbette mümkün!

Diğer bir ipucu ise “hareket paralaksı” dediğimiz durumdur. Bir araçla seyahat eden herkesin gözlemlediği bir göz yanılmasıdır aslında bu. Otomobil ile seyahat ederken camdan dışarı baktığınızda, karayolunun hemen kenarındaki korkuluklar size göre çok hızlı hareket eder. Yolunb iraz dışındaki tarlalar ise onalra göre daha yavaş geride kalır. Uzaktaki dağlar, size göre çok az hareket eder ve nihayet, gökyüzündeki ay veya yıldızlar, siz ne kadar hızlı giderseniz gidin, yerlerinden kıpırdamıyor gibi gözükürler. Bu durum, nesnelere olan uzaklığınızın bir fonksiyonu olarak, onlara göre farklı oranlarda geçrekleşen “açısal yer değiştirmenizden” kaynaklanır. Sadece karayolunda seyahat ederken değil; önünüzde çeşitli objelerin bulunduğu bir yerde bedeninizi hafifçe sağa ve sola hareket ettirseniz bile, size yakın cisimlerin göre uzaktakilere göre daha hızlı yer değiştirdiğini fark edebilirsiniz.

VİDEO: Sıradan (yani aslında estetik açıdan çok güzel ama teknik olarak bildiğimiz) iki boyutlu fotoğraflardan “paralaks” etkisi ile elde edilen ve üç boyutlu izlenimi veren sahnelere bir örnek.
Demek ki dış dünyayı 3 boyutlu algılamak, sadece iki gözden kaynaklanan bir ilüzyonla olmuyor; başka bir çok karmaşık algı desteği kullanılıyor.

Tek gözle 3 boyutlu görüş: Tek gözünüzü kapatip etrafa baktığınızda her şeyi kağıda basılmış gibi “2 boyutlu” görüyor musunuz? Elbette hayır. Bunun nedeni, az önce yukarıda saydığımız ilave ipuçlarının da yardımıyla, tek gözünüz olsa bile çevrenizi derinliğiyle birlikte algılayabiliyor olmanızdır. Elbette detaylarda çok emin olamayabilirsiniz ama bedeniniz hareket ettikçe, tek bir gözünüz bile derinlik ve perspektif algınızı sağlamaya yetecektir.

Sakkadik hareket: Gözlerimizin kameralardan en önemli farkı, sürekli hareket eden bir organ olmasıdır. Etrafımızdaki görsel dünyayı sabit kameralar gibi izlemekten çok öte işler yapan gözlerimiz, sürekli sıçramalı ve sert hareketlerle ortamı bizim için tarar. Bu hareketler, fizyolojide “sakkadik göz hareketleri” olarak bilinir. Elbette bu küçücük görüntüleme cihazlarının bu kadar sık ve hızlı hareketler yapması, görüntüde bir hayli sallanmaya neden olmalıydı ama, beynimiz sağolsun, bu tip sinir bozucu yan etkileri büyük bir maharetle bizden gizler ve biz bu hareketleri çoğu zaman fark etmeyiz (beynimizin bizden neleri gizlediği ile ilgili detaylı bir yazım da buradaydı; hatırlarsınız).

Filmlerle gerçeğin farkı

3 Boyutlu filmlerin rahatsız edici etkileri aslında tüm bu ipuçları üzerinde düşünüldüğünde kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bir kaçını sıralayalım:

  • Öncelikle, gözümüz çevremizdeki dünyayı sabit kameralar gibi görmez. Fakat filmlerde, belli noktalara odaklanmış kameraların gösterdiklerini takip etmek durumunda kalırız ki, bu 3D fimlerin yorucu temposunun en önemli nedenlerinden birisi.
  • Gözlerimiz, sıçramalı tarama hareketleri sırasında, sürekli olarak odak değiştirir ve nereye bakıyorsa, oradaki cisimlerin en net görüntüsünü alacak şekilde odak noktasını sürekli ayarlar. Biz ize bu karmaşık işlemler olup biterken hiç bir şeyin farkına varmayız. Fakat filmlerde, kameralar öndeki ve önemli olan nesne yahut olaylara doğal olmayan bir zaman süresince odaklanır ve bizi de oraya odaklanmaya zorlar. Sahnenin arka planında bulanık olarak görülen kısımlara elimizde olmadan göz gezdirdiğimizde ise, gerçek tecrübelerimizde karşılığı olmayan bir “bulanıklık” sorunu ile karşılaşırız ve bu da izleyenlerin görsel değerlendirme sistemlerini bir hayli meşgul eder.
  • “Normal” bir film izlerken “aman ne kadar da iki boyutlu!” diye şikayet edeniniz veya sıkılanınız oldu mu? Örneğin insanlara izletilen ilk sinema filmlerinden birisi olan ve ilk olarak 1896 yılında gösterilen “L’Arrivée d’un train en gare de La Ciotat” (Trenin istasyona girişi) adlı kısa siyah-beyaz (ve oldukça ilkel araçlarla filme alınmış) belgesel gösterimi sırasında, insanların bir çoğunun, kameraya doğru gelen trenin üzerlerinden geçeceğinden korkarak hareketlendikleri anlatılır.

RESİM: “L’Arrivée d’un train en gare de La Ciotat” (Trenin istasyona girişi) adlı kısa belgeselden bir kare.

  • Gerçekten de “normal” bir filmi izlerken, derinlik algısında aslında hiç bir sorun yaşamayız ve beynimiz, günlük hayattaki diğer ipuçlarından öğrendiklerini de kullanarak, sıradan filmlerde bize gayet doyurucu bir gerçeklik deneyimi sağlar. Üç boyutlu filmler, derinlik algısına dair ipuçlarımızdan sadece birisinin beyaz perde üzerinde ileri düzeyde “abartılmasına” dayandığı için, genel algımız açısından aslında bir hayli rahatsız edici ve gerçeğe aykırı bir deneyim sunarlar.
  • Baskın göz sorunu: Son olarak, iki gözünüzün dünyayı eşit görmediğini hatırlatalım. Bir elimizi genellikle diğerinden daha iyi kullandığımız gibi, gözlerimizin birinin de görme alanı, bir çok insanda, diğer göze göre daha baskındır. Bunu test etmenin en kolay yolu, iki eliniz açık ve avuç içleriniz karşıya bakarken, ellerinizin arasında ufak bir üçgen bırakacak şekilde elleri birleştirmeniz ve kollarınızı ileriye uzattıktan sonra, iki gözünüz açık bir şekilde, aradaki bu ufak delikten karşınızdaki uzak objelerden birisine bakmanızdır. Obje delikten göründükten sonra, önce bir gözünüzü, sonra diğerini kapayarak delikten bakmaya devam edin ve bu sırada kafanızla ellerinizi sabit tutmaya çalışın. Muhtemelen, gözünüzün bir tanesi açıkken objeyi görmeye devam edecek, fakat diğer gözünüzle bakarken, az önce gördüğünü obje, bu kez deliğin kapsama alanının dışına düşecektir. Objeyi hangi gözünüzle görmeye devam ediyorsanız, o gözün görme alanı, görme bilgisini değerlendiren beyniniz için öncelikli ve baskın demektir (telaşlanmayın, sağ yahut sol, ikisi de normaldir!). Hal böyle olunca ve kameralarda böyle bir baskınlık durumu söz konusu olmayınca, her iki gözümüze eşit miktarda gönderilen görsel sahneler de yine hafif de olsa bir algı karmaşası yaratabilir.

RESİM: Baskın gözünüzü test etmenin en kolay yolu

Özetle: 3 boyutlu filmler günümüzde en güncel modalardan birisi. Hatta evlerinde 3D televizyonlar olan insanların sayısı hızla artıyor. Fakat biyolojik görme sistemimizin karmaşıklığı ve maharetleri ile karşılaştırıldığında bu teknolojiler son derece ilkel ve “oyuncak gibi” kalmaya mahkum. Dolayısıyla, 3 boyutlu filmleri vesile ederk görme sistemimizin harika yapısı üzerinde düşünmek, belki de 3D teknolojisinin bize getirdiği en büyük fayda olacaktır.

Hayatı izlemeyi unutmayın; zira dışarıda çok ama çok boyutlu bir dünya var!

 

Yorumlar

  1. İyi ki varsın Sinan hocam. 🙂

Yorum Yollayın Bilelim