Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | September 21, 2017

Scroll to top

Top

No Comments

“İNANÇ (BU DEVİRDE) NE İŞE YARAR” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

“Hem uluslararası ilişkilerde hem de insanlar arası ilişkilerde bilgelik, nerede duracağını bilmekle başlar” -Henry A. Kissinger

Akademisyen kimliği de olan Sinan Canan, son zamanlarda özellikle din-bilim ilişkisi vb. konular üzerine yazdıkları ve söyledikleriyle yazılı ve görsel basında sık sık gündeme geliyor, ve gözlemlediğim kadarıyla bilhassa üniversite gençliği arasındaki popülerliğini günden güne artırıyor. Bu satırların yazarı da, Canan’ı yaklaşık 2 yıldan bu yana dikkatle takip ediyor ve ara sıra kendisiyle yazdıkları ve söyledikleri üzerine Twitter üzerinden karşılıklı sevgi/saygı sınırlarını aşmayacak bir şekilde “atışıyor”. Bu türden sanal atışmalarımızın en sonuncusunun konusunu ise Canan’ın kişisel “dijital risalesinde” dün (14 Eylül) okuduğum bir yazısı oluşturuyor. Yazının başlığı “İnanç (bu devirde) ne işe yarar?”. Canan, yazısında birçok farklı konuya ilişkin tespit yaptığı/iddiada bulunduğu ve bu tespit/iddialara 140 karakterlik Twitter gönderileri ile peyderpey cevap vermek fikirlerimin bölünmez bütünlüğü açısından sorun oluşturacağı için bendeniz işbu yazıyı yazmaya karar verdim. Burada kullanacağım metodoloji kabaca şu şekilde olacak: önce Canan’ın tespit/iddialarını (okuyucuyu sıkmamak için sadece önemli gördüklerimi) özetleyecek ve peşi sıra bunlar hakkındaki kendi naçizane görüşlerimi dile getireceğim.

Canan, yazısına “acayip bir hayat görüşü” şeklinde betimlediği “sekülarizmi” tanımlamakla başlıyor. Ona göre, “dünyevilik akımı” olarak nitelendirdiği sekülarizm esasında bir “düşünce yöntemi”dir ve bu yöntem tüm gücünü “kanıta dayalı bir dünya görüşü” olan Pozitivizm’den almaktadır. Oysa, Bilgrami’nin de dikkat çektiği üzere, sekülarizm (ki kökleri 19ncu yüzyıldan çok daha öncesine, 15-16ncı y.y’de ortaya çıkan Rönesans akımına dayanır-L.D) bir düşünce yönteminden ziyade bir politik doktrindir ve buna bağlı olarak dine karşı aldığı tavır da bir siyasa (polity) olmaktan öteye geçmemektedir. Bir başka deyişle, dini inanışların belirli bir zümre tarafından “boş inançlar” olarak nitelendirilmesi sekülarizmin kendisinden bağımsız bir olgudur, olsa olsa “sekülerleştirme” (secularization) şeklinde kavramsallaştırılabilir. Canan’ın sekülarizme ilişkin bir başka vurgusu ise Pozitivizm üzerinden yürüyor. Ancak bahsettiği kavram daha genel bir mahiyette olup birkaç çeşidi bulunmaktadır. Onun yaptığı tanıma (“kanıta dayalı bir dünya görüşü”) en uygun düşen Pozitivizm türü Avusturya Okulu’nun öncülük ettiği Mantıksal Pozitivizm’dir. Mantıksal pozitivistlere göre; bir olguyu meydana getiren değişkenler arasındaki ilişkiler (tümevarım yöntemi kullanılarak) gözlemlerden hareketle kurulur ve bu yolla oluşturulan teorilerden hangisinin doğruluğu kanıtlanabiliyorsa (doğrulanabilirlik ilkesi) o teori doğru kabul edilir. Yine, mantıksal pozitivistlere göre metafizik önermeler geçersizdir, çünkü bu tür önermeler gözlenemezler. Ne var ki, Canan’ın iddia ettiği gibi Mantıksal Pozitivizm ve onun en önemli ilkesi olan doğrulanabilirlik, bugün batıda hüküm sürmesi şöyle dursun, 1940’lardan itibaren aldığı ciddi eleştiriler sonucu etkisini yitirmiş, yerini Rudolf Carnap ve Karl Popper’ın öncülüğünü ettiği “yanlışlanabilirlik” ilkesine bırakmıştır. Popper, The Logic of Scientific Discovery (Bilimsel Keşfin Mantığı) adlı kitabında Mantıksal Pozitivistlerin tümevarım ve doğrulanabilirlik savlarına karşı çıkmış, bunların yerine tümdengelim ve yanlışlanabilirliği önermiştir. Yanlışlanabilirlik ilkesine göre, bir önermenin bilimsel olmasının ölçüsü ampirik olarak yanlışlanabilir/test edilebilir olmasıdır. Dahası, Popper (Mantıksal Pozitivistlerin aksine) metafizik varsayımların bilimsel alan içinde olabileceği ve bunlar olmaksızın bilimsel keşiflerin yapılamayacağı kanaatindedir. İşte, Lakatos’un da değindiği üzere, bilimsel araştırmaların değişmez “esası, temeli, özü” bu metafizik inançlardır ve bilimsel sınama bu noktada geçerli değildir. Bu bağlamda, sözgelimi “Evren kendiliğinden oluşmuştur” önermesi ile “Evren akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlanmıştır” önermesi aynı derecede metafiziktir ve Canan’ın yaptığı gibi birinci önermeyi “çürük ve temelsiz” olarak nitelemek için yeterli kanıt yoktur.

Sekülarizm ve Pozitivizm kavramları üzerinden korkuluk hatasına (strawman fallacy) düşen Canan bununla da yetinmiyor ve şöyle diyor: “…bu gün materyalist pozitivizmin iddia ettiği gibi “rastgele maddesel etkileşimler ve şanslı kazalar” neticesinde burada duruyorsak, evrende anlaşılabilir ve tutarlı bir mantık ve kurallar dizgesinin varlığı da anlamını yitirir”. (Bu cümle, bana ilk kez ünlü Hristiyan apolojist William Lane Craig’den duyduğum ve Caner Taslaman’ın da ondan esinlenerek sık sık dile getirdiği “Tanrı yoksa objektif ahlak kurallarının da anlamı yoktur” şeklinde özetleyebileceğim önermesini hatırlatıyor.) Oysa Canan “rastgele maddesel etkileşimlere ve şanslı kazalara” yol açan şeyin tasarımcısı olmayan bir evrenin kanunları olabileceği ihtimalini gözden kaçırıyor ve “bir şeyin insanlar için anlamlı olabilmesi için evrensel ölçekte anlamlı olması gerekir” şeklinde formüle edilebilecek bir ilke icat ediyor. Evrensel ölçekte anlamsız olabilecek mantıksal dizgelerin biz insanlar için pekala anlamlı olabileceğini unutuyor. Sözgelimi, Beethoven’ın 9.Senfonisi evrenin uzak bir köşesindeki galaksinin bilmem neresindeki hayat olmayan bir gezegen için anlamsız olabilir, ancak onu dinleyen biz Dünyalılara anlam katabilir.

Canan yukarıda alıntıladığım cümlelerinin hemen devamında bir başka çıkarım yapıyor ve diyor ki : “…düşünme ve bilinç dediğimiz unsurları, amaçsız ve kaza eseri maddi etkileşimlerle açıkladığımızı sandığımızda, aslında kendi kendimizi inkar noktasına geldiğimizi fark edemiyoruz. Zira bizdeki bu bilinç, akıl yürütme ve düşünme yetisi, rastgele maddi etkileşimlerle açıklanamayacak bir şeydir”. Birinci cümlede yine “evrenin ve yaşamın mutlaka bir amacı ve anlamı vardır” ön kabulüne rastlıyoruz. Bu türden bir ön kabulün metafizik açıdan zıddıyla aynı değerde olduğuna yukarıda değinmiştim, bu nedenle gerekçelendirilmesindeki yetersizliklere girmeyeceğim. İkinci cümleden ise bilincin tesadüfi (burada Canan’ın rastgelelikten ne anladığına da değinmek lazım. Kurduğu cümleden bilincin son haliyle sanki bir anda ve tesadüfen ortaya çıktığı anlaşılıyor) maddi etkileşimlerle açıklanamayacağını kesinkes öğrenmiş (!) oluyoruz. Oysa, salt biyokimyasal süreçlerle bilincin açıklamasını yapmaya çalışan birçok bilim insanı vardır ve dahası, onun bugün tam olarak açıklanamadığını kabul etsek bile, bu bilincin (tesadüfi maddi etkileşimlerle) hiçbir zaman açıklanamayacağı anlamına gelmez. Nihayet, Canan’ın “zor sorun” dediği felsefi problem de yanıtsız değildir ve oldukça tatmin edici cevapları da vardır. Örneğin, tanınmış felsefeci John Searle’ün bu konudaki ufuk açıcı düşüncelerini dinlemek isteyenler TED’de bilinç üzerine yaptığı konuşmayı dinleyebilirler.

Canan’ın iddia ettiği gibi “Bilimin kaynağının inanç olduğu” meselesine gelince, bu iddia kısmen doğrudur. Zira, onun bahsettiği dönemde bilim henüz modern yöntem ve araçlarından yoksundur, daha ziyade Kilise içinde icra edilmektedir çünkü toplumun okuma-yazma bilenlerinin çoğu buradan çıkmaktadır. Bu nedenle dönemin bilimle uğraşan kişilerinin çoğu da Kilise’nin din adamlarıdır ve bunlara doğa felsefecisi denmektedir. Dolayısıyla bu dönemde inancın bilime kaynaklık etmesi bilinçli bir seçim değil, olsa olsa bir zorunluluktur diyebiliriz. Dahası, bu doğa felsefecileri bilimi evrenin işleyişini açığa çıkarmaktan ziyade dini inançlarının bir doğrulayıcısı olarak kodlamakta ve onu bu amaca dönük olarak kullanmaktadırlar. İronik bir şekilde, Canan kendileri de Kilise’nin içinden çıkan Kopernik, Giordano Bruno, Galilei ve Darwin gibilerinin, yine bilimin kaynağı olduğunu iddia ettiği “inançtan” dolayı başlarına neler geldiğini ise söylememektedir. Canan’ın Einstein’ı da “Tanrı’nın evrendeki işleyiş kaidelerini” araştırmak için yola çıkanlar arasına dahil etmesi pek yerinde bir kategorizasyon gibi gözükmemektedir. Çünkü Einstein’ın Tanrı dediği şey Canan’ınkinden çok farklı bir içeriğe sahiptir ve daha çok Spinoza’nın Tanrı’sını çağrıştırmaktadır. Bunun en açık ifadesi, Einstein’ın Joseph Dispentiere isimli bir makine mühendisinin mektubuna yazdığı cevapta görülebilir. Bakın Einstein Dispentiere’e neler söylüyor:

“…Dini kabullerim hakkında okuduklarınız elbette bir yalandan ibaret, sistematik olarak tekrar ettirilen bir yalan bu. Kişisel bir Tanrı’ya inanmıyorum ve bunu asla saklamadım, hatta açıkça dile getirdim. İçimde dini olarak adlandırılabilecek bir şey varsa bu, bilimin açıklayabildiği haliyle evrenin yapısına karşı duyduğum sınırsız hayranlıktır.”

Canan yazısının bir sonraki kısmında, seküler dünya görüşünün doğal inancının ateizm olduğunu iddia ediyor ve ateizmi ise “bir yaratıcının var olmadığı inancı” şeklinde tanımlıyor. Birincisi, daha önce de değindiğimiz üzere, sekülarizm bir dünya görüşü değil politik bir duruştur ve onun bir inanç sistemini içselleştirmesi zorunlu değildir. Öyle kabul etsek bile, bu inanç sistemini (söz gelimi agnostisizmi yok sayarak) sadece ateizm ile sınırlı tutmak için hiçbir geçerli neden yoktur. İkincisi, Canan’ın ateizm tanımı da sorunludur. Ona göre ateizm bir yaratıcının olmadığına iman etmektir. Oysa, Christopher Hitchens’ın deyimiyle, ateizm bir yaratıcının var olmadığına inanmak/var olduğuna inanmamak değil, teistik (mono ya da poli) Tanrı tasavvurlarına ilişkin iddiaların reddidir. İşte bu bağlamda inancın toptan reddi manasına gelen ateizmin de bir inanç olarak nitelendirilmesi ise ironidir, tepkisel indirgemeciliktir. Tüm görüşlerini paylaşmasak da, Dawkins’in bu konudaki benzetmeleri oldukça yerindedir: eğer ateizm de bir inançsa kellik de bir saç rengidir; sağlıklı olmak da bir hastalıktır; körlük de bir göz rengidir gibi.

Canan’ın yazısının devamında değindiği hususlardan bir diğeri ise “tasarım argümanı” ya da bir başka adıyla “teleolojik argüman”. Onun verdiği örnekten hareket edersek argüman şöyle işliyor: bir sabah uyandığımızda bahçemizdeki bütün taşların toprağın üzerine adımız-soyadımızı yazacak şekilde dizildiğini görürsek, bunun akıllı bir varlığın yaptığını düşünürüz. Ve bunun kendi kendine oluştuğunu düşünmek ancak aptallık ya da kötü niyetliliktir. Ancak bahçedeki taşların tasarım ürünü olduğuna inanan bazıları (!) DNA gibi mükemmel (!) bir yapının (ki bu yapı içindeki milyonlarca gen ihtiyaç duyduğumuz yaşamsal aminoasitleri Canan’a göre hatasız! bir şekilde birleştirerek protein sentezlemektedir) bile kendi kendine ortaya çıktığını düşünmektedir.

Ne var ki, ilk bakışta doğruymuş gibi gözüken bu argümanın üzerinde biraz düşününce ciddi kusurlarının olduğu görülüyor. Birincisi, analoji biri organik (DNA) diğer inorganik (bahçedeki taşlar) olan iki farklı şey üzerine kuruluyor. Bu tür benzetmeler mantıkta zayıf analoji olarak adlandırılıyor ve safsata (logical fallacy) sınıfı içinde yer alıyor. İkincisi, bahse konu canlının/nesnenin karmaşıklığı ile onun mükemmelliği (bu noktada, hatırlamak gerekir ki mükemmel kelimesi bir mukayese sıfatıdır ve mukayese yapabilmek için elimizde türdeş en az iki şey olması gerekir. Söz gelimi, elimizde DNA’yı mukayese edebileceğimiz başka bir organik materyal var mıdır ki ona mükemmel diyebilelim?) şeymiş gibi sunuluyor. Bir başka deyişle, karmaşık olan ve işleyen her sistemin (DNA örneğinde olduğu gibi hataları görmezden gelinerek) akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlandığı ima ediliyor. Çok daha önemlisi, bu tür sistemlerin tedrici olarak değil de bir anda ortaya çıkmış oldukları varsayılıyor. Oysa, Canan’ın da yer yer eleştirdiği Dawkins, Kör Saatçi adlı kitabında kompleks ve işler sistemlerin tesadüfi ve “kademeli” bir şekilde de ortaya çıkabileceğine dair makul örnekler veriyor. Aynı kitaptan uyarlanan bir belgesel de mevcut, dileyenler bu belgeseli izleyerek konu hakkında daha detaylı bilgi edinebilirler. Canan’ın yaklaşımına yöneltilebilecek üçüncü ve sonuncu eleştiri ise, bir sistemin tasarlanmış olup olmadığının belirlenmesinde hangi kıstasların uygulanacağı konusunda genel geçer yöntemlerin olmayışıdır. Bunun en belirgin örneğini Evrim Kuramı/Akıllı Tasarım ikileminde (şunu da belirtmekte fayda var ki bu ikilem sadece kategoriktir, Akıllı Tasarım bu alanda çalışan bilim insanlarının büyük bir çoğunluğu tarafından ciddiye alınmamaktadır) görmek mümkündür. Kuramın naturalist savunucuları, herhangi bir dış müdahale olmaksızın canlılığın çeşitli evrimsel mekanizmalar yoluyla basitten karmaşığa doğru evrildiğini iddia ederken, Canan’ın da aralarında bulunduğu Akıllı Tasarım kampındakiler bu evrimsel mekanizmaların kendiliğinden çalışmadıklarını, aksine akıllı bir Tasarımcı tarafından yönlendirildiğini savunuyorlar. Durum öyle karmaşık bir hal aldı ki, Fransisco Ayala gibi, Hıristiyan olmasına karşın Akıllı Tasarım’ın bir bilim olamayacağını savunan evrimsel biyologlar da var. Ünlü evrimsel biyolog Kenneth R. Miller da bunlardan biri ve Akıllı Tasarımın Çöküşü adlı ufuk açıcı sunumuna internet üzerinden erişilebilir. Değinilmesi gereken ilginç bir husus da, Canan’ın tam da bu noktada gerçeğin ölçüsü olarak objektif bilimin (bilim insanının ne kadar objektif olduğu bir başka tartışmanın konusudur) yerine “Tanrı vardır” diyen kendi “sağduyusunu” ikame etme çabasıdır. Aslında Canan burada, tam da ateist ve pozitivist muarızlarını kullandıkları için eleştirdiği tahkir edici dili örtük bir şekilde kullanarak, “Tanrı yoktur” diyen sağduyunun ancak modern seküler eğitimin bir ürünü olabileceğini iddia ediyor. Moderniteyi bu bağlamda eleştirmesiyle postmodernizme göz kırpıyor ve dünyayı “Tanrı vardır” diyenlerle “Tanrı yoktur” diyenler arasında polarize ederek sözgelimi “Tanrı olabilir de, olmayabilir de,bilmiyorum” diyenleri yok sayıyor.

Militan ateizm ve onun Richard Dawkins, Daniel Dennett gibi temsilcilerine de değinen Canan bu kişilerin dine ve inanca karşı savaş açtıklarından bahsediyor. (Burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim, insanlık tarihinden edindiğimiz acı tecrübeleri göz önünde bulundurduğumda keşke başka dinlere ve inançlara savaş açan herkes Dawkins ve Dennett’ın metodolojisini -yöntem olarak şiddet, araç olarak kılıç,silah,bomba içermeyen- benimseseydi demeden edemiyorum) “İnanç insan aklının vardığı zorunlu bir sonuçtur” tespitini De Waal’i refere ederek güçlendiren (ama bu sonuca nasıl ulaştığını açıklamayan) Canan insan toplumlarında inancın yerine ikame edilecek hiçbir şey olmadığını söyleyerek aslında kendisiyle çelişiyor. Çünkü, hatırlanacağı üzere, ona göre ateizm de bir inançtı ve dine-inanca savaş açmış ateistlerin amacı da toplumları din/inançtan arındırarak ateizmi egemen kılmaktı. Böylesi bir hipotetik durumun gerçek olduğunu varsaydığımızda, teistik inanç ateistik bir inanç ile yer değiştirmiş olmuyor mu? Aslında Canan bu sorunun cevabını da kendisi veriyor ve inancı ortadan kaldırırsanız yerine insan yapısı yeni dinler koymak zorunda kalırsınız diyor. Bu görüşe katılmamak mümkün değil, zira dinler tarihi onun deyimiyle “ideolojiyle süslenmiş” ve birbirinin yerini alan insan yapısı (en azından aşkın bir ilahi gücün ürünü olduğu kanıtlanamamış) dinlerle doludur.

Canan yazısının “Çürük temellere inşa edilmiş kaleler” alt başlıklı kısmında Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı isimli kitabına ve içindeki bazı iddialara yer veriyor. Dawkins’in kitaptaki temel argümanını şöyle özetliyor: Evrenin var olmasının açıklaması ondan daha kompleks bir varlık olan Tanrı olamaz, bu açıklama nihai bir cevap değildir, çünkü yanıtlanması gereken daha karmaşık bir soruyu gündeme getirir. Bu durumda bir sonraki aşamada sorulması gereken soru şu olur: Evreni Tanrı yarattıysa, Tanrı’yı kim yarattı? Canan bu soruyu “saçmalık olarak” niteliyor ve Tanrı’nın da yaratılmış olduğu varsayımına dayandığı (ve Tanrı, tanımı gereği yaratılmamış olduğu) için sorunun da anlamını yitirdiğini ileri sürüyor. Peki, meseleye farklı bir açıdan yaklaşarak Canan’ın çıkarsama yöntemini Evren için işletirsek ne olur? Bir başka deyişle “Evreni kim yarattı sorusu Evrenin yaratılmış olduğu varsayımına dayanır ve Evren yaratılmamış (yoktan var edilmemiş) olduğu için de bu soru bir mantık faciasıdır” demek felsefi tutarlılık açısından zıddıyla eşdeğerde midir? Evet, bence öyledir. Çünkü bugün itibariyle evrenin başlangıcına dair elimizde hiçbir kesin bilgi bulunmamaktadır, karanlıkta kalan bu noktayı açıklamak için öne sürülmüş birkaç modelden başka. Her ne kadar William Lane Craig ve Caner Taslaman gibi felsefeciler, Evrenin yoktan (out of nothing) var olduğuna/yaratıldığına ve bir “tekillikten” (singularity) genişlediğine dair iddialarını kanıtlamada (buna Kelam Kozmolojik Argüman ya da Hudus Delili deniyor) standart Büyük Patlama modelini kullansalar da, bu model onların iddialarını doğrulamaktan çok uzaktır. Kelam kozmolojik argüman kısaca şöyle özetlenebilir:

  1. Var olmaya başlayan her şeyin bir nedeni vardır
  2. Evren sonradan var olmaya başlamıştır.
  3. Dolayısıyla evrenin var olmaya başlamasının bir nedeni vardır ve bu neden de Tanrı’dır.

Dikkat edilirse argümanın en kilit öncülünün 2 numaralı öncül olduğu görülür ve argümanın savunucuları için en önemli nokta evrenin bir başlangıcının olduğunu ispat etmektir. Ne var ki, eldeki mevcut veriler bizi evrenin 10-43 saniye gibi erken bir dönemine götürmekte ve bu zamanın ötesine geçilememektedir. Evrenin başlangıç anına geçmemize engel olan bu noktaya da Planck duvarı denmektedir. Bu duvarın ötesine geçilemediği için, karanlıkta kalan başlangıç anını aydınlatmak maksadıyla çeşitli modeller öne sürülmüştür. Craig ve Taslaman’ın kullandığı ve Genel Görelilik’e dayanan standart model de bu modellerden (diğer modeller şunlardır: kuantum salınımları –ya da enflasyon- modeli ve kuantum çekim modeli) sadece birisidir. Peki, bu modelin Kelam Kozmolojik Argümanın kullanımı açısından yetersizlikleri nelerdir? Birincisi, Craig’in kullandığı “tekillik” kavramının sorunlu olmasıdır. Ona göre tekillik maddenin kütlesinin sıfır ve yoğunluğunun sonsuz olduğu noktadır ve henüz Büyük Patlama gerçekleşmemiştir. Bu noktada söz konusu tekilliğin evrenin bir parçası olup olmadığı sorusu akla gelmektedir. Çünkü patlamadan önce bir tekilliğin var olması demek, evrenin yoktan var olmadığı anlamına gelir. Dahası, bu tekilliği Craig’in yaptığı gibi gerçekte olmayan bir idealleştirme olarak kabul etsek bile sorun ortadan kalkmamaktadır. Zira böyle bir nokta gerçekten yok ise o noktaya nasıl ulaşılacaktır? Bir başka sorun, Craig’in kullandığı standart modelin dayalı olduğu Genel Görelilik teorisinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, bu teori evrenin başlangıcında bütün kanunların işlemez olduğunu varsaydığı için evrenin başlangıcını açıklamada kullanılamaz. Ancak Craig’e göre Planck Duvarı’nda evrenin yaşı çok çok küçük olduğu için buradaki koşullar evrenin sıfır anı için de kabul edilebilir. Ne var ki, Craig’in kabul ettiği tekillik noktasında evrenin ısısı sonsuzdan 1032 ye düştüğü, yoğunluğu ise sıfırdan 10-35e çıktığı, bir başka deyişle mikro zaman aralıklarında makro değişimler yaşanabildiği için bu değerlerin göz ardı edilmesi oldukça problematiktir. Bu konuyla ilgili çok daha doyurucu ve detaylı bilgiye Rahim Acar tarafından kaleme alınan (Büyük Patlama Teorisi Kelam Kozmoloji Argümanını Destekler mi?) isimli makaleden erişilebilir.

Craig’in argümanında eleştirilebilecek bir başka nokta da 1 numaralı öncüldür (Var olmaya başlayan her şeyin bir nedeni vardır). Ancak Kuantum Teorisi sayesinde bugün biliyoruz ki atom altı evrende nedeni olmayan bir çok olay meydana gelmektedir. Craig bunu, “önceden belirlenmemiş de olsa atom-altı olayların da nedenleri vardır” söyleyerek savunur. Bu durumu “olasılıksal nedensellik” olarak kavramlaştıran Craig aslında bir anlamda 1 numaralı öncülündeki nedenin tesadüfi olabileceğini de kabul ediyor ve Stenger’ın deyimiyle “olasılıksal nedenselliğe izin vererek önceden belirlenmiş yaratılış için yaptığı savunmayı da yıkmış oluyor”. (Bkz. Başarısız Hipotez Tanrı –Victor J.Stenger). Bu konuya ilişkin bir başka yaklaşım da ünlü teorik fizikçi Lawrence Krauss tarafından öne sürülüyor. Hiç Yoktan Bir Evren adlı kitabında Krauss, “neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?” sorusunu soruyor ve hiçliğin varlıktan daha kararsız bir durum olduğunu, ve tam da bu nedenle varlığın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu savlıyor. Kitabı okuyamayanlar için, özetini içeren bir Lawrence Krauss sunumu Youtube’da mevcut.

Canan yazısının son bölümünde ise Müslümanların iğneyi kendilerine batırmasının zamanının geldiğini söylüyor ve bir özeleştiri yapıyor. Canan’a göre “ilme ve bilmeye en fazla vurgu yapan kutsal kitap Kuran’dır” (hatta Canan bir TV programında, bilim insanı olmasının en önemli teşvik edicilerinden birinin Kuran olduğunu da dile getirmiştir) , ancak bugün Müslümanlar kitabın bu vurgusunun gereklerini pek fazla yerine getirmemektedir. Peki gerçekten de Kuran ilim ve bilime (ya da Canan’ın deyimiyle bilmeye) en fazla vurgu yapan kutsal kitap mıdır? Eğer öyleyse, Kuran’ın ilim ve bilimden kastettiği nedir? Öncelikle, dünyada kutsal olduğuna inanılan onlarca kitap olduğu ve bunların hepsini okuyamadığım için Canan gibi peşinen Kuran’ın bilime en fazla vurgu yapan kitap olduğunu söyleyemeyeceğim. Dolayısıyla, Kuran’da ilim ve bilme faaliyetlerinin kapsamına ve kavramsal çerçevesine kısaca değineceğim.

Dinsel bir metin olan Kuran, doğası gereği, bilgiyi temelde Tanrısal bilgi bağlamında ele alır. Evrendeki tüm bilgiler Tanrı’ya bağlanır ve onun varlığının bir delili olarak sunulur. İnsansal bilgi bağlamında ise, yine Tanrısal bilginin iletilme araçları olarak gördüğü vahiy ve ilhama vurgu yapar. Kuran’a göre her iki türden bilgi de (Tanrısal ve İnsansal bilgi) peygamberler (örneğin Bakara 120, 153 ve 145;Yunus 39; Meryem 43; Nisa 113; ; Enbiya 85; Yusuf 21; Maide 31; Alak 4 ve 5) ve seçilmiş kişiler (örneğin Bakara 269; Kehf 65-66) vasıtasıyla topluma aktarılır. Her ne kadar Kuran’da insan fizyolojisini (örneğin Tarık 59; Rum 8) ve dış dünyadaki varlık nesne ve olayları (örneğin Mülk 3 ve 4; Yunus 101; Nuh 14 ve 16; Vakıa 68-73;Gaşiye 11-20) gözlemlemeye teşvik eden ayetler bulunsa da, bu ayetler bir bütün olarak ele alındıklarında insanları kendilerinden (ayetlerden) hareketle Tanrısal olana yönlendirmeyi amaçladığı görülmektedir. Bir başka deyişle, Kuran inananları bilimsel anlamdaki “nasıl/neden” sorularını sormaya değil, Tanrı’nın hikmetlerinin ve işaretlerinin bulunması anlamındaki “neden” sorusunu sormaya yöneltmektedir. Dahası, olaylara ve olgulara ilişkin “nasıl” sorusunun cevabı Kuran’da doğrudan Tanrısal tasarıma bağlanmakta ve ara basamaklara ilişkin yeni (o dönemde bilinmeyen) bilgiler verilmemektedir. Sonuç olarak, bilgiyi Tanrısal vahiy/ilhama ve Tanrısal yaratmaya indirgeyen Kuran’ın insanları evreni incelemeye ve bilime teşvik ettiği savı havada kalmaktadır. İslam “modernistlerinin” bugün yaptıkları gibi, anakronizme düşerek Kuran’dan “İslam bilimi teşvik eder” mesajı çıkarmak, ironik bir şekilde, Kuran’ın ancak “postmodern” bir okumasıyla (Kuran’ın ilk muhatapları olan Arap toplumunun dil, biliş ve kültürünü göz ardı edip, ayetleri bağlamlarından ve anlamlarından kopararak ve onlara işine geldiği gibi anlam vererek) mümkündür. Bu yaklaşım, bilimi dine endekslemesi, onu dinin otoritesine hapsetmesi yönüyle üzerinde ayrıca durulması gereken bir yaklaşımdır. Nitekim, Canan’ın “Bilim ne bulursa o Sünnetullah’tır” şeklindeki ifadesi de bu yaklaşımın başka bir şekilde dile getirilişidir. Kanımca bu yaklaşım, uzun ve zahmetli uğraşlar sonucu ortaya çıkarılan bilimsel birikimin din adına haksız bir şekilde gasp edilişidir. İslam-Bilim ilişkisi konusuna farklı bir perspektiften bakmak isteyenlere, bu kısmı yazarken de yararlandığım Postmodern Çağda İslam ve Bilim adlı eseri (yazarı Hasan Aydın) önerebilirim.

Canan yazısını, “Kuran onun anlamına uygun yaşayan Müslümanlarla buluştuğu anda ateistlerin ellerinde hiçbir geçerli argüman kalmayacaktır” iddiasıyla bitiriyor. (Aslında burada, ateistlerin ellerinde halihazırda geçerli argümanlarının olduğunu da zımnen kabul etmiş oluyor.) O, Dawkins gibi ateistler “gerçek İslam’ı” bilmedikleri için Tanrı’ya ve dinlere savaş açmışlar, bilselerdi yapmazlardı diyor. Buna binaen, ben de yazımı şu iddia ile bitiriyorum: Gerçek İslam denilen şey kavramsal çerçevesi iyi tanımlanmamış, sınırları belli olmayan, anlamı zaman-mekan-özneye göre değişen ve aslında “gerçek” olması şöyle dursun, tam aksine “sanal” ve ütopik bir kavramdır. Bugün onlarca “gerçek İslam” var ve hepsi de birbiriyle yarışıyor. Bilgiyi ve değerleri dine endeksledikçe ve din sosuna bulanmış bilgi/değerlerden hareketle “gerçek İslamlar’ı” yeniden-üretmeye devam ettikçe, içinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan sorunların altyapı kurumlarından kaynaklanan nedenlerini göz ardı ettikçe (bu bağlamda din/inancın Neoliberalizmin meşrulaştırılmasında oynadığı rol gözden kaçırılmamalıdır. Zira, Neoliberalizm özetle ulus-devletin zayıflamasına ve etnik/dini kimliklerin öne çıkmasına yol açıyor. Pastadan pay alamayan etnik/dini motifli kitleler radikalleşiyor ve etnisite/din bu kitlelerin elinde araçsallaşıyor) ülke/bölgece içinde bulunduğumuz toplumsal kargaşa devam edecek gibi gözüküyor.

Levent Dalkılıç

E-Posta: leventdalkilic@gmail.com

Twitter: @ozymandiass10

Yorum Yollayın Bilelim