Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | August 19, 2017

Scroll to top

Top

7 Comments

Talipler nerede?

Talipler nerede?

Her düşündüğümde beni dehşete düşüren bir gözlemimi paylaşmama izin verin.

Yaklaşık yirmi yıldır çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliği yapıyorum. Başta tıp fakülteleri olmak üzere, sağlık bilimlerine ait hemşirelik, fizik tedavi, beslenme gibi bölümlerle, diş hekimliği ve psikoloji alanlarında dersler veriyorum. Şimdiye kadar binlerce öğrencim oldu. Derslerimde sadece elimdeki müfredatı anlatıp geçmek beni kesmediğinden, sıklıkla da öğrencilerimle hayata ve ideallere dair konuşma fırsatı yaratmaya çalıştım. Yıllar içinde yavaşça fark ettiğim acı gerçek ise şuydu: Öğrencilerimin hepsi, Türkiye’de belli eğitim derecelerinden geçmiş, yıllarca okumuş, üniversite sınavı denen bir sınav engelini aşmayı başarmış, çeşitli meslek eğitimleri almak üzere üniversite eğitimine başlamış insanlardı. Kısacası, üniversite sınavı kıstas olarak alınacak olursa, bu gençlerin tamamı belli bir eleğin üzerinde kalmış, seçilmiş insanlar olarak düşünülebilir. Hayattan ne beklediklerine dair ufak sondajlamalar yapmaya başladığımda çoğu kez koca bir “hiç” ile karşılaşıyorum. İlim yapmak, meslek inceliklerini öğrenmek için üniversiteleri dolduran bu gençlerin hemen hepsi, sıradan bir hayata, sıradan ve ortalama bir rutine ve olabildiğince sıradan bir ömre hazırlanmaya şartlandırılmış gibiler. Dünyayı değiştirebileceğine, yeni düşünce ufukları keşfedebileceğine inanan, kendisinden bir tane daha olmadığı gerçeğinin farkında olan çok az öğrencim oldu maalesef. Kabaca, uzaktan, herhangi bir sayısal ölçüm ve çalışma yapmadan, sadece gözlemlerime dayalı olarak, elimden geçen öğrencilerin yüzde sekseninden fazlasının böyle bir ruh halinde olduğunu söyleyebiliyorum, maalesef. İlme, önderliğe, dünyayı daha iyi bir yer yapmaya, düşünülmemişi düşünmeye, yapılmamışı yapmaya cesareti olan çok az öğrenci tanıdım. Cesareti olanların büyük çoğunluğunun da örneği ve yöntemi yoktu.

Dünyayı değiştirmeye kararlı insanları bırakın, değiştirmeyi hayal edebilen insanlar bile yetiştiremiyoruz. Var olanlar ise tamamen sistem kazası…

Gençlik

Farklı fakülte ve bölümlerde derse girmenin bir avantajı da karşılaştırma yapabilecek kadar çeşitli örnek görebilmem oldu aslında. İlk düşünüldüğünde, en yüksek puan dilimininden öğrenci alan tıp ve diş hekimliği gibi alanlarda bu oranın daha yüksek olmasını bekleyebilirsiniz. Ama maalesef öyle değil. Hatta hafifçe tersi: Sistemde başarı arttıkça, sisteme uyum ve çizilen kutunun dışında düşünebilme yeteneği köreliyor. Giriş puanları için harcanan çaba arttıkça, sisteme daha sıkı bağlanılıyor, rutin daha kıymetli hale geliyor.

Fakültelerimizde okuyan üniversite öğrencilerimizin büyük çoğunluğu “bilme”ye, “ilme” talip değil. İstedikleri arasında gerçekliğin yeni yüzlerini görmek yok. Sınavlarda çıkacak soruları bilmek, sadece dereceleri-sertifikaları toplamak, sadece gerekli basamakları çıkmak, hayatlarını idame ettirmek ve sonuçta “huzurlu” bir emeklilikle ölüp gitmek. Vadettiğimiz ve vazettiğimiz yaşam, bundan ibaretmiş gibi görünüyor.

Bu manzara, insanım diyen herkesin kanını dondurmalıdır. Dondurmuyorsa, ciddi bir sorunumuz var demektir.

On iki yıl temel eğitim veriyoruz. Üzerine yıllarca üniversite eğitimi. Ardından lisans üstü eğitimlerde harcanan yıllar… Sonuçta ne elde ediyoruz? İnsanlığa fayda anlamında ancak bir arpa boyu yol gidebiliyoruz. İnsandan başka hiç bir canlı, sırf hayatını sürdürebilmek için ömrünün neredeyse yarısını “öğrenme” süreçleri için harcamıyor. Evet, beyin geliştikçe, oyun ve öğrenme ile geçirilmesi gereken zaman uzuyor (mesela maymunlarda olduğu gibi). Fakat insandaki bu ömür israfı, hele ki günümüzde, akıl alır boyutlarda değil.

Meslek garantisi?!?

Üniversite tercihi yapacak gençler bana internet üzerinden ulaşarak genelde hep aynı soruları soruyorlar: Puanıma göre şöyle seçeneklerim var, hangisinde işim garanti, hangisinde para kazanabilirim? Bu tarz soruları her duyduğumda içimi bir ürperti kaplıyor. Çünkü gençlerimize “ne istediklerini” sormayı, buna kafa yormayı öğretmiyoruz. İstemeyi bilmiyorlar. Hayatlarını ne ile geçirmek istediklerini düşünmeye gerek görmüyorlar. İşe girmeyi ve para kazanmayı tek ama olarak görüyorlar. Böyle öğretiyoruz, sistem bunun üzerine kurulu.

Cevaben soruyorum: “Sen neyi istiyorsun?” Cevaptan evvel çoğu kısa bir şok yaşıyor. Sonra “istedikleri” geliyor: Genetik mühendisliği, tıp, diş hekimliği… Yani eğitimleri boyunca ve eğitimle ilgili sohbet süreçlerinde akıllarına sokulan, iş garantili, prestiji-kendinden-menkul meslekler bir bir sıralanıyor. Astronomi, arkeoloji, dinler tarihi, paleontoloji, felsefe, biyoloji öğrenmek, bu alanlarda çığır açmak isteyen yok denecek kadar az. Onlara genelde söylediğim şey özetle şöyle oluyor: Ne okursan oku, sevdiğin ve istediğin bir alan olsun; ve o alana dair bir şeylerde herkesten iyi olmaya bak. O zaman para da ün de başarı da seni takip eder…

Ama ne kadarı anlaşılıyor, ne kadar işe yarıyor bilmiyorum…

Kalabalıklara kafa yetiştirmek

suruc-ta-bombali-saldiri

20 Temmuz 2015 günü Urfa Suruç’ta 30 gencecik insanımızı alçakça bir bombalı saldırıya kurban verdik. Çoğu üniversite öğrencisiydi. Öğrendiğim kadarıyla 6 Hukuk, 4 Tıp, 8 Psikoloji, 6 da Sosyoloji öğrencisi vardı aralarında (Bu yazıyı da hemen olayın ertesi günü yazıyorum). Caniler ve hainler yine işlerini yaptılar, yaptılar da, o gencecik insanları o meydana sürükleyen psikolojik alt yapıya bakamadık yine.

Ta öğrencilik dönemlerimde, Hacettepe’de, her vesile ile gösteri için toplanan öğrenci gruplarını izler, oradaki arkadaşlarımla konuşurdum. Benim için üniversite öğrencisi olmak, kalabalık gruplarla toplanarak bağırıp-çağırma yoluyla değişim aramak değil, insanları değişmeye ikna edecek fikir ve imkanları üretmek üzerine konuşmak ve çalışmak demekti. O gün de öyleydi, bu gün de aynı şeyi düşünürüm. Ama bu ülkenin üniversitelerine girmeye hak kazanmış güzide insanları, değişimi ancak, kimi zaman şiddet dozu yüksek eylemlere varacak taşkınlıklar üretebilen kalabalıklar içinde bulunmakla gerçekleştirebileceklerine inandırılıyorlar.

Koskoca bir İnsan, öyle nice koskoca insanlar, pırıl pırıl genç zihinler, vahşi kalabalıklarda birer slogana indirgeniveriyorlar. Onlar bunu duyarlılık adına, yüksek niyetlerle yapıyorlar ama onların sınırsız potansiyellerini böyle nümayişlerde, böyle negatif enerji deposu protestolarda harcayan muktedirlerin çarklarının nasıl işlediğini göremiyorlar.

Görmeyi öğretmiyoruz. Görenleri göremiyoruz. Elbette Suruç’a ellerinde oyuncaklar ve yüreklerinde güzel niyetlerle güle oynaya giden o gençler, bildiklerinin en iyisini yapıyorlardı; ama bu bizi ve sistemi asla temize çıkartmaz. Biz onlara daha iyi bir yol gösteremediğimiz için, gösterilerden, sloganlardan, basın açıklamalarından ve daha bir sürü başka arkaik yöntemden medet ummaya devam ettiler.

Başka yol bilmiyoruz

Yirmi yılı aşkındır internet güncelerine (blog) yazıyorum. Kendi fikirlerimi, üniversiteyi bitirdiğim günden beri buralarda dile getiriyorum. Kızsam da sevinsem de şaşırsam da yazıyorum. Belki bir kaç kişi okuyor, ama ben kişisel notlarımı almaya devam ediyorum. Bazen, talip olanların hayatına dokunuyor yazdıklarım; aralarından bazıları bana dönüş yapıyor, o zaman anlıyorum, düşünmenin ve ölçülü konuşmanın ne kadar önemli olduğunu. Bir daha fark ediyorum, yapmanın ne kadar zor, yıkmanın ne kadar kolay olduğunu. Hele ki bu gün, cep telefonunuzdan canlı video yayını yapabildiğiniz bir zaman diliminde, meydanlarda pankart açarak muktedirlerin davranışlarını değiştirebileceğine inanmaya devam eden gençlerin hala var olması, hem de bunların pırıl pırıl gençlerimizin arasından çıkması, bizim ayıbımızdır, eğitimimizin ve kafa yapımızın rezaletidir. Onlara daha iyi bir dünyanın nasıl kurulabileceğine dair bir şey öğretemiyoruz, çünkü biz bilmiyoruz.

Siyaset ve ideolojik saçmalıklar, din adı altındaki muhtelif hezeyanlar, günlük gereksiz malumat yığınları, bulaştığında yapışan bir pislik sağanağı gibi yağıyor hayatımıza. Görmesek de kokusu burnumuzun direğini kırıyor, dermanımızı kesiyor; ayağımızın altında, dünyanın hakiki zeminiyle aramızda kaygan ve kaypak bir tabaka oluşturuyor.

İnsan bilgisinin okyanusta damla dahi olmadığını bilen, o damlayı büyütmek için önünde nice fırsatlar olduğunu görebilen, bu açık gerçeği unutturamadığımız insanların sayısı hızla azalıyor; yahut sesleri, bu berbat çığlık orkestrasında sönükleşiyor. Bizim felaketimiz, türümüzün kıyameti işte buradan kopacak. Taliplere ihtiyacımız var. Bilgiyi, ilmi, irfanı, hikmeti, feraseti, basireti, kabına sığmamayı, taşmayı, coşmayı amaç edinmiş, verilenle yetinmeyen, etrafında yepyeni bir dünya inşa etme cesaretine sahip taliplere ihtiyacımız var. Üniversitelerde, okullarda değil sadece, her yerde. Bunu başardığımız takdirde, kazanacaklarımızı hayal bile edemeyeceğiz.

İnsanın kaderidir bu: Haddini aşabilme yeteneği bahşedilmiş tek canlıdır ve ne yana doğru aşacağına karar verme hürriyetine de sahiptir. Çocuklarımıza ezbere dikte ettirdiğimiz dininden, mezhebinden, ideolojisinden, milliyetinden, geleneğinden önce “İnsanlığını” öğretmeden de bu hürriyeti adam gibi kullanmayı beceremeyeceğiz.

Yorumlar

  1. özay kurt

    hocam insan hayatına dokunmak kadar güzel birşey olmadığını ben victordan öğrendim.ben ki milliyetçi muhafazakar bir yaşam şekline sahipken victorla tanışana kadar azla yetinmenin ne olduğunu, tüketmemenin ne demek olduğunu bilmiyormuşum meğer.oysa sade yaşam hem inandığımız dinin emri değilmiydi bizim için.şimdi de aynı şekilde düşünüyor ve insan ayrımı yapmadan seviyor ve saygı duyuyorum.sizi tanımak hayatıma bir artı değer daha kattı saygılarımla

  2. selma yetişkin

    Sevgili hocam,
    Otoriteler, devlet adamları yapmadığı için vicdanlı insan olmak adına, bir şeyler yapılmak istendiği için, eli kolu bağlı oturmak istemedikleri için bu gençler toplandılar.
    Yazdıklarınız çok doğru. Yazık bu değerli insanlara!
    Devlet adamlığı meslek olmadıkça, asgari bir maaşla yetinilmedikçe bu ülke bu siyaseti güder durur. Başkaları da bizi kukla gibi oynatır.

    • ömer demir

      SELAM ”BARIŞ” ÖZERİNİZE OLSUN **SELMA YETİŞKİN E REDDİYE** HOCAM ORDA İDEOLOJİSİNİ BİR KENARA BIRAKIP SADECE İNSANLIĞA YAPILDIĞI İÇİN BİR YAZI YAZIYOR SİZ HEMEN KENDİ İDEOLOJİNİZ ORTAYA ATARAK YOK DEVLET ADAMI İŞİNİ YAPMAMIŞTA GENCECİK İNSANLAR ORAYA GİTMİŞ DE SİZİ BİR BENCİLLİK İÇİNDE GÖRÜYORUM BURASI SİZİN AYRIŞTIRMA YERİNİZ DEĞİL BİRİLERİRİNİ KÖTÜLE BİRİLERİNİ MASUM GÖSTER BİZ ORDA İNSANLIĞA YAPILDIĞI İÇİN ÜZÜLÜYORUZ HEE EĞER İDELOJİMİZİ YANSITACAK BİR BENCİLLİĞE DÜŞSEK KUSURA BAKMA ÜZÜLMEM

  3. salih çelebi

    bütün canlıların en temel kaygısı yaşamını devam ettirebilme üzerine kurulu ve kurgulu. İnsanda farklı olarak bu kaygıyı geleceğe taşımak ve yaşamını bu kaygı etrafında şekillendirmek var. Hiçbir hipopotam bugünde doyduk ama yarın ne yapacağız bakalım diye bir kaygının peşinden sürüklenip gitmez. Bu yüzdende doğa tarafından köşeye sıkıştırılıp tuzak kurulmadığı sürece hipopotamların serotonin seviyesinde bir dalgalanma görülmez. İnsanın mutsuzluğu kendisini alet yapmaya zorlayan doğa ile başlar ve öyle de devam eder. Homo spaiens fiziki yetersizliği sebebiyle kıvrım sayılarını artırarak engel olunamaz mutsuzluğuna sebep oldu. Yani özetle herhangi bir öküz insan türünden daha mutlu.

  4. Tamer Akkaya

    Değerli Hocam, koca koca hocalarımız yıllardır bu sistemin “diplomalı cahiller” yetiştirdiğini söyler dururlar. Ama ben konuya bahsettiğiniz “insanlık” açısından yaklaşacağım. Benim de naçizane gözlemim şöyle: Özellikle, büyük şehirlerde yaşayan metropol insanları ve (sözde) okumuş üniversite mezunları bu uğurda kişiliklerini, insanlıklarını feda ediyorlar. Bu durum Anadolu’da tam tersidir. Anadolu köylüsünün ve bir takım kasabalıların temel sorunu ise yoksulluk ve cehalet. Buna rağmen bir kısım köylü taifesinin hayat görüşü ve bilgelik bakımından şehirli okumuşlara taş çıkarttığını da görmekteyiz.

    Benim açımdan gördüğüm en büyük tehlike; hazırcılık (kolaycılık), uyuşukluk ve kendilerini Ulema zanneden cühela. Bu sebeple tek yol; çalışmak, ilim zannedilen çöp kitapları yırtıp gerekirse ilmi baştan öğrenmek ve bu sayede Yaratıcının bizi üstün kıldığı ilim alanında yeniden girmek(!), Adem (adam) olmak.aeo

  5. Burak

    Meslek garantisi?!?

    Daha önce sizin sitenizle tanışmış olsaydım bölüm tercihlerim çok farklı olurdu.

  6. ...

    Hayattan beklediği hiç zannediyorsunuz ha?

    Etken bileşeni aklında tut yetiyor, iğrençliğini kaldırdığı için yapısı
    argörken ülkenin kuzey batısında bir evi olacak.

    Yine de gidiyoruz doktora travogen yazıyor 8 katına çıkıyor,
    öbürü travogen yazdıysa çıkarır diyor onun yazdığı geçiriyor neyse.

    —–Tatiller nerede?—-
    Hafta sonu 2 günse İtalya da,
    idari tatil pazartesiyse NY’da.

    Ted de konuşulanlar çok şık.

Yorum Yollayın Bilelim