Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | July 22, 2017

Scroll to top

Top

4 Comments

Kıyamet sarmalı: Zulme karşı zulüm

Kıyamet sarmalı: Zulme karşı zulüm

Bu dünyada aklınız başınıza düştüğü günden beri şöyle asgari bir onbeş-yirmi yıl yaşamışsanız, Allah’ın yarattığı sayısız harikaların yanı sıra, onun Eşref-i Mahlukat ilan ettiği insanın ahmaklıklarına da aşina hale gelmeye başlamışsınızdır. Öğrenebildiğiniz kadarıyla tarih, şanlı zafer ve heyecanlı çekişmelerin yanında, size insanın ahmaklığının kaba bir kronolojisini de verir. Ne kadar derine bakarsanız, insan olmanın o “iki ucu keskin kılıç” tabiatını da o kadar derin, o kadar net bir açıklıkla fark edersiniz.

Bu ülkenin gündemi sürekli değişir. Yahut aslında şöyle demeli belki: Değişiyormuş gibi görünür. Değişmeyen en önemli hadiselerden birisi, arka planda sürekli işleyen bir kadim hamakattır. Birilerinin eline güç, yahut “güç vehmi” geçer, zülmedecek birilerini bulur, ona kendi kudreti ve iktidarı nispetinde zımnen ve muvakkaten zulmeder, ardından bu zulmün mağduru bir kısım mazlum, bir zaman sonra eline bir güç geçirir, yeni mazlumlar bulur, onlara zulmetmeye ve çoğu zaman geçmişten tevarüs ettiği “intikam” hisleriyle yeni mazlumlar kitlesi yaratmaya devam eder. Olaylar, mekanlar, zamanlar, insanlar, gerekçeler ve neticeler farklı görünse de, gerek mikro, gerek makro ölçekte, bu süfli tarafımız, kaderimizin çizgisini belirleyen en önemli alametimiz olarak, orada öylece sabit kadem durmaya devam eder, her nasılsa…

İnsanın mahiyetini, kalabalıkların psikolojisini, insan olmanın tabii kökenlerini biraz tefekkür ettiğinizde, aslında manzara bir miktar daha net ve açıklanabilir bir zaviyeye de kavuşur. Tabiatı gereği zihinsel dünyasını teşkil eden süfli ve ali fakültelerin çatışması zemininde bir hayat süren insan fertleri, yüksek seciyelerinin hayvani özlerine hakimiyet kabiliyeti nispetinde, bu dünyaya insanca bir nizam verebilirler. Fakat ekserimiz, insanlığın hemen her döneminde, muhtelif nedenlerle bu yüksek fakültelerini geliştirememiş, hayvani ve itki tabiatlı alt benliklerini zapt-u rapt altına alabilme hususunda gerekli gelişim basamaklarını aşamamış bir terkip içinde hayatlarını sürdürme makamında kalmaya mecbur haldedir. Hal bu olunca, en karmaşık sosyal yapılarda bile, bir grup akılsız maymunun dahi tevessül etmeyeceği derecede kendi cinsinin doğrudan zararına olacak nice ahmakça hareket tarzlarını iştiyakla benimseyebilme hususunda, bütün hayvanlardan yüz gömlek maharetli bir canlı türü görüntüsü vermekten kurtulamayız.

İnsan fertlerinin “alay-ı i’lliyn” (yükseklerin yükseği) ile “esfel-i safilin” (aşağıların aşağısı) arasında salınan bir sarkaç misali olması, Her Şeyin Yaratıcısı olan Halık-ı Zülcelal’in muradıdır. Bu özellik, insan mizacında bu dünyanın tabii terkipleri içinde milyarlarca yılda pişirilen hayvani bir beden ve ona uygun zihinsel fakülteler ile, ön-insan olarak nitelenebilecek “beşer”i arzın zemininde Allah’ın halifesi olabilecek “İnsan”a sıçratan İlahi “nefes” iradesinin aynı maddi bedende buluşması neticesinde hayat bulur. Zihnimizin içinde, bizi kural-kaide tanımaz bir mahlukat gibi davranmaya çağıran, zevkperest, hodbin, intikamcı, refleksif, konformist, bencil ve başına buyruk bir “hayvani” yanımız ile; ötelere meftun, kabuğunda sıkışan, alemleri kapsayabilecek enginlikte, anlam bulmaya mecbur, irade-i cüziye’ye layık “insani” tarafımız, birbiri içinde girift bir ağ misali işlenmiş durumdadır. Bu dünyanın imtihan alanı olması ve İnsanlar olarak “imtihanla mükellef zihayat” taifesinden olmamızın altında, temel olarak bu “ikili” yapımız yatıyor. İrademizin henüz elimize verilmediği bebeklik yıllarından, erişkinliğe ulaşma eşiğimiz olan buluğ çağının başlangıcına kadar olan dönemler de dahil, tüm hayatımız, aslında bu iki zıt zihinsel yapılanma içinde sarkaç misali salınmamızın öyküsü. Bize bahşedilen cüzi irade, sarkacın ucunda kaderimizin resmini amel defterimize çizen o şahsi şakülümüzün salınımını, periyodunu değiştirebilme; onu istediğimiz tarafa yönlendirebilme gücünün adı. Biraz uzaktan nazar edilebilse, denklem pek basittir esasında: Niyetimiz nedir? Doymak bilmeyen hayvani güdüleri tatmin mi; yoksa sürekli yükselmek demek olan zorlu terakki ve inkişaf yolunda kararlı olmak mı?

Yükseklere giden yol çetindir. Uçmak için sürekli kanat çırpmak mecburiyetinde olan bir kuş misali, mütemadiyen çabalamayı; asgari de olsa, kesintisiz faaliyeti gerektirir. Yol engebelidir. Kişisel tarihçemize, bize verilen benzersiz terkibe, içinde yaşadığımız devir ve şartlara göre farklı olsa da, engeller çoktur. Bir kere, tabiatımızdaki hayvani güdüm, zannettiğimizden pek daha kavi, çok daha dessas ve pek çok daha maharetlidir. İnsan gibi yaşıyoruz sanırken, imtihanın en büyük sırlarından olan o nefis kuvvetleri, bizi kolaylıkla sefalete, düşüklüğe, beşerliğe çekebilir. Öfke, kin, nefret, husumet… Ve daha nice nice silahlarla mücehhezdir o sırlı yanımız…

Zulüm, mazlumu bir nevi tornaya çeker. Mazlum, bir hayvan olsa, kaçınmayı, uzak durmayı öğrenir. Mazlum olma hali, insanı da kökten değiştirebilecek bir potansiyele sahiptir. Fakat insana verilmiş karmaşık zihinsel cihazlar, mezkur neticeyi de aşağı hayvanların aleminde pek rastlamadığımız bir giriftlikte çeşitlendirir. Aklının marazi kısımlarıyla zulmün acısını birleştirebilen insanoğlu, hayvanlarda dahi görülmeyen bir gaddarlık düzeyine rahatlıkla ulaşabilir. Daha fenası, marazi akıl insanoğluna yaptığı ve yapacağı haksızlıklar için nice geçerli ve akılcı gerekçeler üretebilir. Bu denkleme yalan-yanlış inançları, yarım bilme’leri, ideolojileri, suni aidiyetleri, gelenekten gelen fikr-i sabitleri ve daha sayısız insani çer-çöpü de ekleyince, insanın bu anlaşılmaz tarafı, biraz daha anlaşılabilir bir hale bürünmeye başlar. Kıyamet de işte bu necis sarmalın tam dibinde kopar.

Zulüme karşı zulüm, insanidir; fakat insanın en süfli tezahürlerindendir. Zulüme karşı zulüm döngüsünü kıramayan, ya zalim, yahut mazlum olmayı baştan kabul etmiştir. İnsanın terkibinde esalı bir yer tutan “Adl” esmasının bir neticesi, insani intikam duygusudur.

Fakat bu, Adl esmasının fiili hali olan “adalet”in en alt, en hayvani düzeyidir. Gerçek adalet, insana dercedilmiş diğer fakülteler olan, akıl, vicdan, geleceği hesap etme, diğerkamlık ve daha nice üst sınıf rahmani kodların devreye sokulması ile tecelli edebilir. Bu vasıfların her hal ve şartta oyuna dahil olmaları, ancak “beşer”i “İnsan”a tebdil eden yüksek zihinsel donanımların evvelden antrenmanlı olması halinde mümkün hale gelir. Hayatı boyunca doyuma, konfora, zevke, hazza, rahatlığa, bencilliğe programlı bir zihin, mütemadiyen “irtifa” yitirmesinden dolayı, zamanla bu yüksek zihinsel melekelerin kaabiliyetlerinden mahrum hale gelir. Böyle bir seyir içinde geçen yıllar, elde sadece en basit, en aşağı düzeyde bir tepki repertuvarı bırakır: Zulüm karşısında zulüm ve dişe-diş, kana-kan intikam!

Rabbimizin bize verdiği ömür müddetince bu imtihan devam ediyor. Bize önerilen bütün fiziki ve ruhi talimler, aslında bu imtihanda korunmamız için. Açlıkla, disiplinle, malımızdan vermekle, isteklerimizin bir kısmını zaptetmeye gayret etmekle, yüksek ruhi seciyelerimizi geliştirmenin yollarını öğrenmemiz gerekiyor. Fakat bu talimlerin sadece şeklen ifası, arzulanan neticeyi vermediği gibi, isanoğlunu o hazin “veyl” hitabına mazhar dahi edebiliyor. Akletmek, tefekkür etmek, mütemadi bir kontrol bilinci, insan olabilmenin, insan kalabilmenin ve buralardan insan gibi gidebilmenin en önemli şartları. Bu vazifelerde tembelliğin yerini doldurabilecek hiç bir ritüel, hiç bir fiziksel yahut mali yöntem mevcut değil…

Ne kadar insan olabildiğimizi sürekli izleyebilmemiz için güzel bir kıstas var: Uğradığımız, yahut haberdar olduğumuz zülme karşı nasıl bir “ilk” duruş sergiliyoruz? Zulme karşı nasıl bir refleksler dizisine sahibiz? Ne kadar insanca, ne kadar beşerce tepki üretiyoruz? Zulme karşı duruşumuz, ne kadar “İnsan” olduğumuzun en açık göstergelerinden birisidir.

Ben ne zaman gündeme baksam, gayri ihtiyari, insanın bu garip ikilemini, tarih boyunca bu imtihandaki uslanmaz hamakatını görüyorum; gözlerim onunla adeta kamaşıyor. Tartışılan olaylara değil, onları tartıştıran terkibimize takılıyor hep gözüm. Biliyorum ki, gündem denen şey, ona nasıl baktığınıza göre sizi etkiler. İsterseniz onu kanadınız altındaki yele, isterseniz sırtınızda bir yüke dönüştürebilirsiniz.

Seçim ve imtihan sizin…

(Haber Ajanda Dergisi Ekim 2014 sayısı için kaleme alınmıştır)

Yorumlar

  1. erhan

    Ben Kuran-ı Kerim’in Maide suresi 35,36,37,38,39 ve 40 ayetlerinin muhteşem bir anlam içerdiğini düşünüyorum.Sözünü ettiğiniz adalet,cezaya karşı ceza,zulme karşı zulüm tutumlarında muhteşem bir anlayış sunuyor.Ancak dile getirdiklerinizden anladığım kadarıyla adalet duygusu,anlayışı ve haksızlığa, zulme karşı tutum insandan insana farklılık gösteriyor.Ben de sizin gibi düşünüyorum.Hatta zulmün ,suçun niteliğine göre bile…Bu durumda belirttiğim ayetlerde hem belirttiğiniz eşrefi mahlükata yakışır bir anlayış için suça karşı tavır örneği hem de salınımın en alt noktasındakiler için bir tavır örneği mevcut.Olması gerekeni , makbul olanı Allah belirtmiş.Ancak net ve açık olarak değil…Kuran_ı Kerim de bazı ayetlerin açık ve bazı ayetlerin birden fazla anlama gelecek şekilde olduğuna dair bir başka ayeti hatırlatmak isterim.Aynı zamanda bir kamu düzeninin tahsisi içinde uyarıcı mahiyette bir cezanın sözünün edilmesi gerekirdi.Kuran-ı Kerim in muhteşemliği işte bu noktada…Sadece 38.ayeti alıp tek başına yorumlamamak lazım.Hangi kitabın içinden bir cümle okuyup yazar böyle düşünüyor diyebiliyoruz ki ?…Sizinde dile getirdiğiniz gibi makbul olan dünyanın malından feragat edebilme zirvesine çıkabilme , hırsız için ”ihtiyacı varsa alsın ” diyebilme , dünya malı önemsiz olduğundan dünya malı için bir başka insana zulüm den kaçınma ! Allah ” tüm dünya malını önüme getirsen cenneti alabilirmisin?” diyor.35,36 ve 37 de…Sizin de dediğiniz gibi zulme karşı duruşumuz ne kadar insan olduğumuzun göstergesidir.Teşekkürler,saygılar…

  2. nejat karaca

    Çok önemli bir yazı olmuş zorda olsa sonuna kadar okudum. Teşekkür ediyorum. Yalnız kullandığınız dil itibarı ile çok ağdalı ve anlaşılabilmesi çok zor. Daha sade ve herkesin anlayabileceği bir şekilde ve günümüz Türkçe sini kullanarak yazsaydınız çok daha iyi olacaktı sanırım. Tekrar Teşekkür ediyorum.

  3. sabahattin balaban

    Sizi gerçekten takip ediyorum, çokta faydalandım ve ilk defa eski türkçeyi böyle kullandığınıza şahidim ama güzel olmuş. Seni anlamak isteyen çin ce de yazsan okur.Yazınıza gelince: Bence arifler kişinin alay-ı i’lliyn ile esfel-i safilinin arasında sarkaç misali gidiş gelişini idrak etmişler ve bu her iki hale de anlayış gösterirler. Zaten zıddı ile anlaşılır her şey kötü olmazsa iyi nasıl anlaşılırki. Bu dünya asla iylik galip gelmeyecek ve asla kötülük bitmeyecek ve insan ahmaklığına devam edecek.
    iyilik edenin iyilik hakkıdır kötülük edeninde kötülük hakkı var ve tabi ahmaklık parayla değil. Böyle olması zaten imtihan gereğidir. Mağdurlara gelince çekilen her eziyetin ecri vardır ve dünyada insan başına gelecek en kötü şey ölümdür lakin ölüm de bir son değil başlangıçtır. Sizin tabirinizle ertelenen ödül daha hayırlıdır.

  4. Füsun Kalkan

    Örüntüleri yakalamak söyleyişinizi izledim.Ufkumu açtınız.Teşekkürler.

Yorum Yollayın Bilelim