Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | September 21, 2017

Scroll to top

Top

3 Comments

Ne kadar anlayabiliyoruz?

Ne kadar anlayabiliyoruz?

 

E-postalar üzerinden iletişim kurarken en az bir kere “yanlış anlaşılmaya” veya “yanlış anlamaya” uğramayan var mıdır aramızda acaba? Muhtemelen hepimiz, yazılı iletişimin “yanlış anlaşılmaya açık” doğasını aslında çok erkenden fark ediyoruz.

Yazışmalarda, insanlarla yüz yüze konuşurken kullandığımız ses tonlamaları, beden hareketleri ve yüz ifadeleri gibi bir çok destekleyici ve karmaşık bileşenden yoksun kalıyoruz. Mesela birisi size, sorduğunuz soruya karşılık “çok güzel soru” dediğinde, yüz ifadesi ve ses tonundan, sizinle dalga mı geçtiğini, yoksa gerçekten sorunuzu takdir mi ettiğini hiç zahmet çekmeden anlayabilirsiniz.  Fakat bir e-postada buna benzer bir ifade gördüğünüzde, bunu anlama imkanınız yoktur. Peki ne yapacaksınız? Elbette o anda içinde bulunduğunuz zihinsel duruma göre, kendi zihinsel algınızı karşınızdakine yansıtarak aradaki bu onulmaz boşluğu doldurmaya çalışacaksınız.

Kendi zihnimizi karşıya yansıtma davranışımız, adeta bir refleks gibidir ve çoğu zaman biz farkında bile olmadan devreye giriverir. Sadece yazışmalarda da değil; günlük iletişimimizde de sıklıkla kullanırız bu refleksi. Karşı tarafın ifadelerindeki esas maksadı anlama konusunda her zaman en üst düzeyde dikkat sergileyemeyiz. Zira sürekli olarak dikkatimizi dağıtan, kafamızı meşgul eden bir şeyler vardır. Karşı tarafın bedeninden ve sesinden gelen belirsiz işaretleri ıskalama şansımız yüksektir. Bu durumda da yansıtma refleksi imdadımıza yetişir. Bilinçsiz olarak “böyle demek istiyor” der, anladığımıza hükmeder ve rahatlarız. Kısacası bu refleks, aslında işimizi kolaylaştıran bir konfor sistemidir. Fakat sözlü iletişimin kısıtlı olduğu yazışma gibi durumlarda, en baskın kullandığımız sistem bu egosentrik yansıtma sistemidir.

İnsanın zihinsel donanımına incelikle dercedilmiş bu bilinçsiz özelliklerin hemen tamamı, hayatımızı daha kolay yaşamak, bilincimizi serbest bırakmak üzere, karmaşık süreçleri otomatiğe bağlamak için verilmiştir aslında. Bu rahatlatıcı ve kısa-yol sağlayıcı devreler sayesinde, elimizdeki işe daha rahat odaklanabilir, gereksiz ayrıntılarla bilincimizi meşgul etmemiş oluruz. Fakat kendimizi, sözgelimi, iletişim konusunda tamamen böyle “otomatik” bir sistemin insafına bırakınca, hiç farkına varmadan, yanlış anlaşılmalar girdabına kapılabilir ve hayatımızı iyiden iyiye zorlaştırabiliriz.

En yakınlarınızı en kolay mı anlarsınız?

Eşimiz, çocuklarımız, anne-babamız ve yakın arkadaşlarımız, bize genellikle anlaşılması en kolay insanlar gibi görünür. Fakat psikolojik araştırmalar, bunun tam tersini gösteriyor. İnsanlar bize ne kadar yakınsa, kendi zihinsel kabullerimizi onları anlamak üzere “yansıtma” davranışına daha çok başvurduğumuzu görüyoruz(*). Bazı insanlarla sürekli görüşüyor ve yakın çevrelerinde yaşıyor olmamız, onları daha iyi anladığımız anlamına gelmiyor. Eğer anlamak için özel bir gayret göstermiyor, onların ruhsal durumlarına nüfuz edecek bilinçli ve asgari çabayı sarf etmiyorsak, sözgelimi, eşimizle aramızdaki “yanlış anlaşılma” oranı, bazen bir yabancıyla olduğundan daha fazla olabiliyor.

İnsanların düşüncelerini anlamak zordur. Zira her bir bilinç aslında kapalı bir kutudur ve bilim adamı bile olsanız, diğer insanların zihinleri en nihayetinde sizin için bir muamma olarak kalacaktır. Bu gerçek, aynı zamanda ileri derecede sosyal bir canlı olan insanın, yaşamını sürdürmesi için gerekli olan sosyal iletişim becerileri açısından açık bir tezattır. Bunun üstesinden gelme yolu ise, karşıdaki insanların zihinlerinin çözemediğimiz bölümlerine, kendi zihinsel kurgularımızla “yamalar” yapmak ve onların davranış ve hareketlerini bu yolla anlamlandırmaktır. Bu garip görünen uyarlama işlemi, hepimizin pek bir uzman olduğu bir beceridir ve aslında en önemli zaafımızdır.

Her şeyin anlamını anlamak

Karşımızdaki insanları anlamaya çalışırken bile ne kadar zorluk çektiğimizi bu minik örneklerden sanırım fark edebildik. Peki, şimdi bir adım ileri atalım ve inandığımız dinin mesajını ne kadar doğru anlayabileceğimize bakalım.

Her Şeyin Yaratıcısı olan bir varlığa inanıyorsanız, O’nun, bildiğiniz her şeyden daha üstün ve daha karmaşık olması gerekir. Zira bildiğiniz en acayip şeylerin tümünü ve bilmediklerinizi de dahil olmak üzere, O yaratmış olmalıdır. Yaratılan her şey, Yaratıcısı’na nispetle daha alt düzeyde varlıklardır. Yani bizler de, inandığımız Yaratıcı’ya göre oldukça alt düzeyde ve “basit” varlıklar olmalıyız.

Kendimiz gibi sıradan insanları bile anlamakta zorluk çekerken, acaba Yaratıcı’yı nasıl anlayabiliyoruz? Mesela Müslümansanız, elinizde Kuran-ı Kerim gibi bir yazılı metin var. İnsanlardan gelen e-psotalar bile bu kadar yanlış anlaşılmaya açıkken, elimizdeki altı yüz küsür sayfalık bir metni “hakkıyla” anlayabileceğimizi iddia edebilir miyiz? Sanırım hayır. Peki başka ne var? Bir sonraki seviyede, mesela, “hadisler” diyebilirsiniz; fakat bunlar da neticede “yazılı” metinlerdir ve bizler gibi insanlar tarafından tarih boyunca bize aktarılan anekdotlardan oluşur. Peki başka bir şey var mı? Aslında pek yok. Sonuç olarak, bu büyük belirsizlik içinde sarılabileceğimiz ilk can simidi, yine o egosentrik yansıtma refleksimizdir.

“Allah bizimle beraberdir” sözünü duymuşsunuzdur. Bunu neredeyse her dinden insan söyler. Ve bu doğrudur da. Zira, her inanan, inandığı İlah’ın “aynen bildiği gibi” olduğuna iman etmiştir. O’nu anlayamayacak kadar karmaşık bulduğu için de, bilmeden, zihinsel yamalama süreci ile, Yaradan’ının muradını, kendi zihniyle tevil eder, öyle anlamlandırır. Bu konuda yapılan beyin tarama çalışmaları, inanan insanların “Tanrının zihninden geçenleri” ve “kendi zihninden geçenleri” düşünmeleri istendiğinde, her iki durumda da aynı beyin devrelerinin faaliyete geçtiğini gösteriyor. Bunda şaşılacak bir durum da yok; zira elimizdeki en kullanışlı araç, bu konuda kendi zihnimiz ve zihinsel reflekslerimizdir. Zira bir başkasının, hele hele bizi Yaratan Zat’ın “zihnini” okumak gibi bir donanımız, en azından bildiğimiz kadarıyla, yok.

Kendini bilmek…

Ben bütün bunlardan ne anlam çıkartıyorum? Bir insan, bir Müslüman ve bir sinirbilimci olarak, kendi zayıflıklarımı anlamak, her zaman bana yeni kapılar açmıştır. Bu bilgi aynı zamanda, bu fıtri zayıflıklarını bilmeyen insanların “Allah adına” cinayet işlemelerinin, zulüm yapmalarının, adaletsiz davranabilmelerinin, tembellik edebilmelerinin ardında yatan mekanizmayı biraz olsun anlayabilmeyi de sağlıyor diye düşünüyorum. “Allah böyle istiyor” sandığımız bir çok şeyi aslında “zihnimiz öyle istemektedir” ve bu zaafiyetimizi bilmeden bu tehlikeli düşünce yanlışının farkına bile varamayabiliriz.

İslam’da Allah’ın kelamı olan Kuran-ı Kerim’i okuma oranımız ortadadır: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2010 yılında yaptırdığı bir araştırmada, Müslümanların yüzde 20’sinin Kuran’ı hiç eline almadığı, yüzde 80 kadarının ise, okusa bile, içinde ne yazdığını bilmediği ortaya çıkmıştı. Bu elbette bir inanç için vahim bir durumdur. Fakat daha vahim olanı, “ana mesajından” habersiz olduğumuz bir din hakkında “kesin kanaatlerimiz” olmasıdır. Giyim kuşamımız, helal-haramımız, iyi-kötü telakkilerimiz, ibadet-taat anlayışımız ve daha nice “dini bilgilerimiz” neredeyse tartışılmaya gerek olmayacak kadar “açık ve sarih” görünür. Tartışma ve şüpheler, olsa olsa detaylarda, önemsiz ayrıntılardadır, zira “ana mevzuyu” çoktan anladığımızdan çoğu zaman eminizdir. Halbuki, kökten yanılıyor olmamız her zaman daha büyük bir ihtimaldir. Fakat baştan beri anlatmaya çalıştığım “zihinsel yansıtmalar” gibi kolaylıklar sayesinde, bu eksiklik çoğu zaman bizleri pek fazla rahatsız etmez. Zira bizden “murad”ın ne olduğu konusunda kendimizi çok emin hissederiz.

Bu hale, İslam literatüründe “gaflet” adı verildiğini de duymuş olabilirsiniz…

“Kendini bilmek gibi irfan olmaz” derler. Kendimle ilgili böyle bir bilgi, bir zaafiyet öğrendiğimde, hemen alarm çanları çalmaya başlıyor ve “acaba nerede nefsimden, nerede Hakk’dan bahsediyorum?” diye kendimi hızla sorguya çekmem gerektiğini hissediyorum. Ayrıca zihnimdeki bu kolaycılık devrelerinin hem bilinçsizce, hem de günde 24 saat çalıştığını fark edince, yükümün ne kadar ağır, emanetin ne kadar çetin olduğunu bir kez daha anlıyorum. Ama ne kadar fark edebiliyor, ne kadar gereğini yapabiliyorum, işte orası meçhul.

Bana sorarsanız, Kuranî ifade ile “yeryüzünde bozgunculuk çıkaran insan”, kendi üzerine kafa yormamayı seçenlerden çıkıyor; özellikle de bu “bilgi çağında”. Kendimize ve zihnimize vakit ayırarak, üzerimizdeki emanetin ağırlığına uygun bir vaziyet alalım inşallah…

Zira vaktimiz dar, işimiz zor…

(*) Bu konular hakkından detaylı bilgi için Nicholas Epley imzalı Mindwise kitabına bakılabilir.

 

 

Yorumlar

  1. Ahmet GÖNÜLLÜ

    Sinan hocam,
    Okumak istersiniz diye düşündüm. Yazı hakkında bir arkadaşımın değerlendirmeleri:
    Aşağıda bağlantısı verilen yazıda şu bölüm dikkati çekiyor; ‘…Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2010 yılında yaptırdığı bir araştırmada, Müslümanların yüzde 20’sinin Kuran’ı hiç eline almadığı, yüzde 80 kadarının ise, okusa bile, içinde ne yazdığını bilmediği ortaya çıkmıştı. Bu elbette bir inanç için vahim bir durumdur. Fakat daha vahim olanı, “ana mesajından” habersiz olduğumuz bir din hakkında “kesin kanaatlerimiz…” olmasıdır.’ (Cinayet İşlerinin geçen cuma hutbesinde Kuran okumak ile insanlar arasına konulan engel bu cinayetin bir ‘hutbesel boyutu’ hem de qâle rasûlullâh diyerek….)

    Aslında ayni tutarsızlık yazının bütünlüğüne de sirayet etmiş sanki; Yüzyılladır dayatılan, Tevrata dayalı düşünce yapısının sonuçları ile karşı karşıyayız; sadece kronolojik, tarihsel materyalizm ya da evrim süreci sonunda insanın tanrılaştırılması ve ‘tanrı – insan’ ile sürdürülen dünya görüşü:

    Tevratın ilk bölümünün adı ‘tekvîn’ yani ‘oluş’ veya ‘oluşum’ YARATILIŞ değil! Bu sözcük öncelikle dönüşlü (öznesi ve nesnesi kendisi olan) bir fiil. Gerçekten Batı dillerine çevirisi sıkıntılı olmuş; ‘Creation’mı yoksa ‘evolutiıon’ mı. Darwinden önceki rahipler arasında ‘evolution’ eğilimi varmış. Günümüzde ‘Genesis’ diyorlar. Ardından birinci evre (daha zaman ölçüm araçlarının yaratılmadığı 4. evre gelmediği için ‘Gün’ün çevrilmesi ‘evre’ ile anlatılmalı!) gökler ve yer; İkinci Evre ışık; Üçüncü evre su(lar); Üçüncü evre kara-deniz, yeşillikler; Dördüncü Evre ay, yıldız, seneler; Beşinci Evre kuşlar balıklar (Aslında buraya kadar olan bir Allâh’ın yarattığı alemin yoktan başlayarak süregeldiğine işaret ediyor olması bakımından gerçeğe karşılık gelir. Bununla birlikte bu sürecin ‘AMACINI’ açıklaması ve bu doğrultuda sonraki gelişmeleri aktarması bakımında sonraki evrelerin betimlemesi ilginçtir.) Altıncı Evre: Canlılar ve insan! buraya kadar her şey tutarlı bir sürece işaret ediyor ancak insanın nasıl yaratılışı ilginç:
    Altıncı Gün: Canlılar ve insan; Vahşi, evcil, sürüngen her çeşit hayvanlar olur… ve Allâh görür ki olanlar güzel oldu, beğendi (26) ve Allâh dedi ki; “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım (ki) denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yer yüzüne, ve o (yeryüzünde) her bir sürünen sürüngenlere musallat / egemen olsun». (27) Böylece Allâh insanı kendi sûretinde yarattı. Allâh’ın sûretinde onu yarattı. Erkek ve dişi olarak onları yarattı. (28)
    Yedinci Evre ise daha da ilginç:
    Yedinci Gün: İstirahat Günü; İşte böyle göklerde ve yeryüzünde her ne varsa tamamı ile kemâle erdi. (2) Ve yedinci günde Allâh yapmakta olduğu işi tamamladı. Yaptığı işlerin tümünden istirahata çekildi.’(3).

    Birinci önermedeki ‘kemâle erdi’ sözcüğü bir anda ‘dönüşlü fiile (özne ve nesnesi kendisi) dönüşür, Tanrı aradan çıkartılır ve istirahate çekilir. Sekizinci Evre yoktur! Herhalde Tanrının Sûretinde , Tanrıya nispet edilebilen ‘insana kalır her şey…

    Bu düşünsel alt yapının sonucu, karışık anlatımlara, bilgeler (kâhin/ muarraf) ‘bilimsel’ çalışmalarında şunun gibi paragrafları okumak olası: “…Her Şeyin Yaratıcısı olan bir varlığa inanıyorsanız, O’nun, bildiğiniz her şeyden daha üstün ve daha karmaşık olması gerekir. Zira bildiğiniz en acayip şeylerin tümünü ve bilmediklerinizi de dahil olmak üzere, O yaratmış olmalıdır. Yaratılan her şey, Yaratıcısı’na nispetle daha alt düzeyde varlıklardır. Yani bizler de, inandığımız Yaratıcı’ya göre oldukça alt düzeyde ve “basit” varlıklar olmalıyız…”

    Ra’d 13/16, Nahl 16/73-75, Şûrâ 42/11, İkhlas112/4 gibi âyetler ışığında Yaratıcı ile Yaratan karşılaştırılabilir mi? bir birine nispet edilebilir mi? Evrimde, Yaratıcının her daim Yaratıcılığı; bu iş olsun diye değil nihai bir AMAÇ için Yaratmayı her an sürdürdüğü ve Hesap Günü sonunda ‘âqıbetin tahakkuk edeceği görülür. Önünde iki seçenekten birini seçmek durumunda; Mutlaka Hesaba Çekileceğine mi inanı ya da Kimsenin kendisine hesap soramayacağını ileri sürerek tanrılık mı taslar?

    ‘Var – varlık’, ‘oluş’, ‘zât’, ‘manâ – maksât ve mantuq’ üzerine konuşmadan önce Elmalı’nın birinci cildini, Şatıbi’yi, Sibeveyh’i, Câhız’ı, Kindi’yi azıcık da olsa okunmasında yarar var.

    Ve bilgi çağı üzerine bir hatırlatma: Gelecek Bilimci A. Toffler bir kitabında meali şöyle der; ‘Gelecekte insanları cahil bırakmanın yolu beyinleri üzerinde bir bilgi bombası patlatmak (bilgi bombardumanına tabi tutmak olacaktır’…

  2. emir

    sizin bu soylediklerinizi kemik iliklerimle anliyorum . sagolun var olun . sizin soylediklerinizi bizat yasamis gibiyim ama insanlara anlatir ken bi bakiyorum ki anlamak istemiyorlar . mutlak tecrube etmek istiyorlar gibi . bence egitim icin caba harcamamiz gerekiyor .

  3. emir

    hocam ben bu Ne kadar anlayabiliyoruz? i indirmek istedim olmadi. yardimci olabilirmisiniz

Yorum Yollayın Bilelim