Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | June 25, 2017

Scroll to top

Top

18 Comments

İnanç (bu devirde) ne işe yarar?

İnanç (bu devirde) ne işe yarar?

Ondokuzuncu yüzyıldan içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla uzanan, manevi değerlerin bir zihin sporundan öte anlam ifade etmediği, inançların “boş inanç” ile aynı anlamda sınıflandırıldığı bir acayip hayat görüşü, özellikle akademik ve yazın çevrelerinde hala kendine ciddi oranda yer bulabiliyor. Bu akım, sekülarizm, yani dünyevilik akımıdır. Bir “düşünce yöntemi”dir aslında. Sırtını bir kaç yüzyıllık pozitivizm denen “kanıta dayalı dünya görüşü”ne dayadığını ileri sürer ve akılla, bilimle, mantıkla açıklanamayan şeylere önem vermemekle, boş şeylere inanmamakla övünür. Ülkemizde özellikle Cumhuriyet dönemi seçkinlerinin neredeyse resmi görüşü de bu ve bunun türevlerinden oluşur.

Batı dünyasında da hükümferma olan bu temel hayat görüşü, bilimin ve teknolojinin ürettiği bilgi ve gücü de arkasına alarak, sanki tek gerçek insan faaliyetiymiş gibi bilimsel gözlemi hevesle kutsar ve inanca dayalı her şeyi gündemin dışına koymakta pek acelecidir. Ancak bizler, yani gerek batılı, gerek doğulu olsun bu gezegen insanlarının herhangi bir aşkın inanca sahip büyük bir çoğunluğu, temel mantık ve düşünce argümanları üzerinde fazla kafa yormaya vaktimiz olmadığından (yahut nasıl yapacağımız bize öğretilmediğinden) olsa gerek, bu “taş gibi sağlam” görünen dünya görüşünün aslında ne kadar çürük ve temelsiz olduğunu fark edemez ve çoğumuz, bir meydan okumayla karşı karşıya kalınca, ya kendimizi ezik hissederek kabuğumuza çekilir, yahut sekülarizm zarfı içinde insanlığa sunulan her şeyi (bilimi, teknolojiyi, doğa felsefesini vs) kökten reddedip görmezden gelme reflekslerine sığınırız. Halbuki mesele aslında sanıldığından da basittir.

Sekülarizm, “inanç” faktörüne dayanmadığını; akılla, bilimle gösterilebilen dışında hiç bir şeyi kabul etmediğini söyler. İlk duyuşta bu, sağlam ve cesur bir ifade gibi gözükür ama, altında feci bazı gedikler vardır.

Öncelikle, bilimsel araştırma dediğimiz şeyin varlığı, evrendeki fiziksel etkileşimlerin akla uygun, yani rasyonel kurallara bağlı olduğu ön kabulüne dayanır. Yani evren, dünya, canlılık ve bilimin incelediği her ne varsa, akılla anlaşılabilecek, değişmez kurallarla bağlı, akli ve mantıki bir var oluş biçimidir. Aksi takdirde, yani bu gün materyalist pozitivizmin iddia ettiği gibi “rastgele maddesel etkileşimler ve şanslı kazalar” neticesinde burada duruyorsak, evrende anlaşılabilir ve tutarlı bir mantık ve kurallar dizgesinin varlığı da anlamını yitirir. Zira, düşünme ve bilinç dediğimiz unsurları, amaçsız ve kaza eseri maddi etkileşimlerle açıkladığımızı sandığımızda, aslında kendi kendimizi inkar noktasına geldiğimizi fark edemiyoruz. Zira bizdeki bu bilinç, akıl yürütme ve düşünme yetisi, rastgele maddi etkileşimlerle açıklanamayacak bir şeydir. Bunu sadece ben söylemiyorum; bilimde ve felsefede adına “zor sorun” (the hard problem) denen şey bizzat budur. Meselenin üzerine, laf olsun torba dolsun diye değil de belli bir ciddiyetle eğilebilen herkes, bu temel ve cevapsız sorunla bir şekilde karşı karşıya gelir ve cevapsızlığın ne kadar büyük cevaplara gebe olduğunu zamanla fark etmeye başlar.

Bilimin kaynağı inançtır

Bilim dediğimiz şey nereden gelir? Tabii ki evrendei her şeyin anlaşılabilir kurallara göre yaratılmış olduğu ön kabulünden yola çıkan, evrenin akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğuna inanan insanların şekillendirdiği bir faaliyettir bilim. Newton’dan Kepler’e, Maxwell’den Darwin’e, Batlamyus’dan Einstein’a kadar bilim devriminin neredeyse tüm büyük isimleri, “Tanrı’nın evrendeki işleyiş kaidelerini” yani İslam terminolojisindeki ifadesiyle “Sünnetullah”ı araştırmak için yola koyulmuş zihinlerdir.

Bunları bize okullarda anlatmazlar ama, batı biliminin mimarı bu büyük bilim adamlarının hepsinin bilim alanları dışında yazdıkları kitaplar ve makaleler, inanç ve evrendeki düzen üzerine düşüncelerini anlatma amacına matuftur. Tabii onların öncülleri olan Beytül Hikme geleneğinin Müslüman alimleri de aynı kampa mansuptu. Yani trajkomik bir şekilde, günümüzün seküler anlayışının en önemli dayanağı olan bilim, bizzat inanca dayanan bir etkinliktir.

Seküler dünya görüşüne sahip olanlar, aşkın bir inanca sahip olan insanları “bilmeden inanmakla” itham etmeyi severler içten içe. İnananlar da buna verecek cevap bulamazlar pek. Aslında mesele, tamamen bir mantıksızlık oyunundan ibarettir.

Seküler dünya görüşünün doğal inancı olan Ateizm, yani bir yaratıcının var olmadığı inancı, bizzat temelsiz, körü körüne ve sağduyuya aykırı bir inançtır.

Evinizin bahçesindeki bütün taşların bir sabah toprağın üzerinde adınızı ve soyadınızı yazacak şekilde dizilmiş olduğunu görseniz, hemen bunu “kimin yaptığını” merak edersiniz. Zira sadece taşların diziminin belli bir sıraya göre olması değil, sıralama şeklinden ortaya çıkan harflerin “anlam” içermesi, bunu zeki bir varlığın yapmasını gerektirir. En kolay bilebileceğimiz şeylerden birisidir “tasarım”. Böyle bir düzenlenmenin “kendi kendine-kaza eseri-tesadüfen” olduğunu iddia etmek, ancak aptallıkla yahut kötü niyetle mümkündür. Fakat mesela genlerimizi oluşturan DNA’da bulunan dört harfli yaşam kodu ile yazılmış genlerimiz, 20 kadar aminoasiti uygun sıralarla birleştirebilmek ve proteinlerimizi üretebilmek için, her bir harfi yerli yerinde olması gereken milyarlarca harfe ve milyonlarca “cümle”ye sahiptir. Böyle anlamlı ve iş gören bir kütüphanenin “kendi kendine” ve kaza eseri ortaya çıktığını düşünme eğiliminin bu devirde “aydınlık” sanılması, aldatmacaların en kallavilerindendir. Aynı şey, fiziğin, kimyanın, jeolojinin ve aklınıza gelen tüm bilimlerin konularında her satırda karşınıza çıkan o incelikli kural ve kanunların özü için de geçerlidir. Kısacası, inanmak, inanmamaya göre çok daha akılcı, rasyonel, mantıki ve vicdanidir. Sağduyu, “bir Yaratıcı var” der; bunun aksine ikna olmanız için modern seküler eğitim tarafından iyice eğitilmiş olmanız gerekir.

Günümüzün modern militan ateizminin önde gelen temsilcilerinin kitapları bu aralar adeta yok satıyor. Dawkins, Dannett gibi düşünür ve bilim adamları, dine ve inanca savaş açmış durumda. Dini geleneklerin insanı kısıtlayıcı cenderesine savaş açmak namuslu her insanın elbette görevidir (hatta Kuran’ı Kerim tarafından bu görev bizzat inananlara verilmiştir aslında); fakat, “inanca” savaş açmak, insanı ve kainatın temel kurallarını bilmemekten, pozitivit bakış açısıyla gözlerinden körleşmesinden kaynaklanır. Ünlü bir atesit ve maymun davranışları uzmanı olan Frans de Waal, Bonobo ve Ateist başlıklı önemli kitabının girişinde, Dawkins gibi “inanca savaş açmış” ateistleri, bir ateist olarak asla anlayamayacağını söyler. Zira de Waal’ın da gayet iyi bildiği gibi, inanç, insan aklının zorunlu olarak vardığı bir sonuçtur ve insan toplumlarından bunu kaldırdığınızda yerine koyabileceğini hiç bir şey, evet hiç bir şey yoktur. İnancın yanlış uygulamalarını, kısıtlılıklarını tartışabilir, geliştirmeye-değiştirmeye çalışabilirsiniz; ama onu toplumlar bazında ortadan kaldırmaya hiç bir insanın gücü yetmeyecektir.

Zira inancı ortadan kaldırayım derken, yerine gayet insan yapısı ve ideolojiyle süslenmiş yeni dinler ikame etmek zorunda kalırsınız. Günümüzün sekülarizmi de işte böyle dinlerden birisidir.

Çürük temellere inşa edilmiş kaleler

Dawkins’in Tanrı Yanılgısı adlı kitabı, kendini tamamen din ve Tanrı inancıyla savaşma amacına adamış bir yazarın eseri. Kitaptaki temel sav, aslında basit: Evrenin varlığını açıklamak için, evrenden daha karmaşık bir şey olan Tanrı’yı öne sürmek, bir totolojidir ve bu aslında bir açıklama değildir, diyor Dawkins. Yani, evrenin karmaşıklığının çok ötesinde karmaşık olması gereken Tanrı, gereksiz bir eklemedir ve bu sanrıdan kurtulmamız gerekir, diyor. Zira, neden bilinmez, açıklamanın açıklanmaya çalışılan şeyden daah basit olması gerekir diye bir inanç var. Fizik kuralları, sanki bir açıklayıcılıkları varmış gibi, buna örnek gösteriliyor. Yine bir bilim adamı ve aynı zamanda Hıristiyan inancının savunucusu olan John Lennox ise, bir tartışmalarında Dawkins’in bu argümanını şu basit cümleyle yerle bir ediyor: “Tanrı Yanılgısı adlı kitap, kitaptan çok daha karmaşık olan Dawkins adlı bir yazar tarafından yazılmıştır” (Youtube’dan aratarak izleyebilirsiniz). Tanrı kavramını “gereksiz bir varsayım” olarak gören ve “açıklama özelliği yok” diyen ateizm savunucuları, açıklama düzeyleri kavramını kaçırıyorlar. Yine Lennox’un ifadesiyle, Ford marka otomobil motorunun varlığının açıklamanın iki farklı düzeyi vardır. Birincisi, dört zamanlı motorun çalışma prensibi ve diğer fizik-mühendislik mekanizmaları cinsinden yapılan “mekanizma” açıklaması; ikincisi ise “Henry Ford tarafından üretilmiştir” denilerek yapılan “fail-agent” açıklamasıdır. İkisi de farklı düzeylerde gerekli ve aslında birbirini tamamlayıcı açıklama alanlarıdır. Bu pencereden bakınca, inanç ve bilginin, yahut din ile bilimin, başka bir deyişle, Tanrı ile insanın bilgi dünyasının çatıştırılmaya çalışılması anlamsızdır. Zira ikisi de inançlara dayanır, ikisi de farklı alanları açıklar ve ancak bu açıklamaların birlikte değerlendirilebilmesiyle “anlam” dediğimiz ve bazen hayatımız pahasına cevaplanmasını arzu ettiğimiz o büyük soru, bir nebze de olsa cevap bulabilir.

Dawkins’in masum ve mantıklı görünen bir başka sorusunu “Tanrı evreni yarattı ise, hemen ardından gelecek soru Tanrı’yı ne yarattı? sorusu olmalıdır” şeklinde özetleyebiliriz. İlkokul seviyesinden itibaren çocukların da sıklıkla aklına gelen bu soru, biraz mantık biliyorsanız, “soru” değil, saçmalıktır; zira bir şeyi “ne yarattı” diye sorduğunuzda, sorunun içinde, o nesnenin “yaratılmış bir şey olduğu” iması vardır. Yani Tanrı’yı kim yarattı sorusu, Tanrı’nın yaratılmış bir şey olduğu kabulüne dayanır ve hiç bir din “yaratılmış bir Tanrı”ya dayanmaz. Soru, bu haliyle tam bir mantık faciasıdır; ama akıl aydınlanmasını savunan Dawkins gibi modern bir zihin bile bu çocukça tuzağa kolaylıkla düşebilmekte. Aptal olduğundan mı? Hayır; esas neden, inancın, tüm mantık kuralları açısından ilk ve tek gereklilik olmasından dolayı, ondan kaçınmanın ne kadar zor ve anlamsız olduğu gerçeğinden dolayıdır bu.

Göze indirilmiş akıl, aklı da gözü de kör eder.

İğneyi kendimize batırmanın zamanı

Madem argümanlar böylesine çürük ve temelsiz, neden ateistler ve seküler dünya görüşünü savunan insanlar hala var? Onların kafaları benim kadar çalışmıyor mu? Yahut inanmadıkları şeyleri savunacak kadar sahtekarlar mı? Hayır, hiç birisi değil. Esas neden, bu dünyada çoğunluğu teşkil eden “inanan” insanların inandıkları şeylerdir.

Günümüz dindarlarının en önemli sorunlarından birisi, hangi dinden olurlarsa olsunlar, seküler inancın çok önemli bir rüknünü sessiz sedasız paylaşmalarıdır: Bir oluş, bir varlık, bir olay eğer bilimle açıklanabiliyorsa, orada Tanrı kavramına ihtiyaç kalmaz. Seküler sistem ve pozitivist bilim, adım adım ilerleyen bilimsel keşifleri böyle bir mantıkla kullanarak, Tanrı inancını “henüz bilim tarafından açıklanamayan şeylerin irrasyonel (akıldışı) açıklama çabası” olarak hükümsüzleştirmeye pek heveslidir. Bu kavramın bir adı da vardır: Boşlukların Tanrısı (God of the Gaps). İnanan insanların büyük çoğunluğu da aynen pozitivist zihinlerin onlardan beklediği gibi, bilimin gelişmelerine ve ortaya koyduğu bilgilerle hiç ilgilenmeyip, bilinmeyenlerde, bilimin ve aklın sınırının ötesindekilerle meşgul olarak hayat geçirmeyi severler. Hatırlayın; en fazla ilme ve “bilmeye” vurgu yapan kutsal metin olan Kuran-ı Kerim’e  ve İslam’a bağlı olduğunu söyleyen nice insan, karpuz  çekirdeklerinde yahut bal peteklerinde Arapça “Allah” lafzı görmeyi, ayda “şakk-ı kamer” mucizesinden kalan bir yarık bulmayı, dünyadaki hiç bir meseleyle ilgilenmedikleri kadar kabir azabı ve ölüm sonrasıyla meşgul olmayı, inançlarının şiarı sanmadılar mı? Daha geçenlerde, teevizyonlarımızın ünlü bir vaizi, tamamen uydurma ve komiklik amacıyla yapılan “Ayda bir yarık bulundu” haberini, gerçek bir haber ve “mucizeymiş” gibi saatlerce ballandıra ballandıra anlatmadı mı ekranlarda? Ahirette kurtulmayı, bu dünyada faydalı işler yapmaya, araştırmaya, bilmeye değil de anlamını dahi bilmedikleri zikir formüllerine, geleneksel ritüelleri sorgusuz sualsiz tekrarlamaya, çoğu zaman adeta cahilliği kutsamaya başlamadılar mı?

İslam inancının temelleri, bu kainatta, geçmişte, bu gün ve gelecekte, hiç bir zerrenin Allah’ın ilminden bağımsız hareket edemeyeceği gerçeğine dayanır. Tüm yaratılmışlar, hali hazırda yaratılanlar ve yaratılacak olanlar, ancak O’nun yaratmasıyla mümkündür. O aynı zamanda, bizzat kendi kitabında “sünnetinde değişiklik bulamayacağımız” garantisini de bize verendir. Yani evrendeki İlahi (fiziksel) kanunların değişmeyeceğinden hareketle, onları anlama görevi bize verilmiştir. Bilim ne bulursa o Sünnetullah’tır. Belki bazen yanlış anlar, ama düzeltmek de ancak bilgiyle ve araştırmakla mümkündür. “Bilmek” için Kuran’ın bizi yönlendirdiği tek yer “yaratılmış ayetler”, yani şu muhteşem kainattır. Ve O’ndan hakkıyla korkanlar, O’na hakkıyla saygı duyanlar, ancak “bilenler”dir… Bu son okuduğunuz ifadelerin tamamı Kuran-ı Kerim’de değişik biçimlerde bolca zikredilir.

İddiam basittir: Kur’an-ı Kerim, anlamına uygun yaşayan Müslümanlarla buluştuğu anda, Dawkins ve benzerlerinin söyleyebilecekleri hiç bir geçerli argümanları kalmayacaktır. Onları düşman yahut alt edilmesi gereken rakipler olarak görenlerden değilim. Tam aksine, günümüzün bilimsel ateistleri, inancımızda neyin eksik olduğunu bize en güzel anlatan örneklerdir. Onlar, Kuran’ı ve gerçek İslam’ı bilmedikleri için, “kiliseleşmiş” tüm inançlarla birlikte Tanrı kavramına da savaş açmak zorunda kalan insanlardır bana göre. Zira bu dünyada öyle sinir bozucu dünya görüşleri vardır ki, namuslu bir insanın bunları elinin tersiyle reddetmemesi, varlığına ve yaratılış amacına zıttır. Bu inançlardan bazılarına muhakkak sizler de şahit olmuşsunuzdur; hafızanızı dürüstçe yoklarsanız, bu tip inançların çok da uzağımızda olmadığını görebilirsiniz.

“Yeni bir medeniyet” kurmak isteyen, bunun hayalini kuran herkes, özellikle bir sonraki nesli yetiştirme sorumluluğunu üzerinde hissedenler, bu temel sorunlar üzerinde ciddi olarak düşünmelidir.

Yorumlar

  1. Nurkan Bilmiş

    Güzel yazınız için teşekkürler. Yazılarınız çok net süslü kelimelerden uzak ve anlaşılır. Tam bir sayılsalcı gibi 🙂

  2. Başlık ve içerik ters köşe ediyor.

    Akıllara Ahmet Şerif İzgören’in güzel sözü geliyor “İnanç görünmeyene inanmaktır,görünmeyene inaniyorsanız başkalarının görmediklerini görürsünüz”

  3. müjgan kıvrak

    bu güzel ,yazınız için teşekkürler ..sizden öğrenecek ne çok şey var .varolun..

  4. Kerem

    Zehir gibi çalışan bir beyin.
    Olayları ince bir feraset ile kavramış olan birinin yazısı bu.
    Seküler Bilimi bir “din” olarak tanımlamak gerçekten hakiki bir tanım.
    Ve Sinan Hoca yeni bir medeniyet oluşturmak için ufukları açmak istiyor. Bence çok değerli bir çaba. İnşallah hayırlı olur.

  5. nihat

    Kitabınızı yeni almıştım ki bu yazınızı okuyarak belki de kitaba boşa para verdiğimi düşünmeye başladım. Tanrı fikrinin doğru olduğuna kendinizi ve yazıyı okuyanları ikna ettiniz. Peki tanrının, semavi dinlerde gösterilen tanrının veya doğruca islam inancında işaret edilen tanrı olduğuna nasıl ikna oldunuz ki yazının son bölümünü yazabildiniz. Bir tanrının var olduğuna ilişkin güçlü bir inanç semavi dinlerin hakikati gösterdiği konusunda bizi ikna edebilir mi ?

    • İmanla ispatı karıştırmazsanız sorununuz hafifler 🙂 Semavi dinleri araştırıp ikna olup olmamak kişisel bir seçimdir. Bu konuda kimseye (kendi etrafıma dahi) bir dayatma yapmamaya dikkat ederim. Kişisel kararım bu yöndedir; eğer ona uygun yaşarsam, adı ne olursa olsun, kendi kararlarını samimiyetle yaşayanlarla aynı güzel neticeyi alacağımı umuyorum, buna inanıyorum. Bu arada, inşallah kitaba verdiğiniz para boşa gitmez; zira bu sizin elinizdeki metne bakışınızla ilgilidir büyük oranda… Sevgiler 🙂

      • Aybüke

        “İnanç (bu devirde) ne işe yarar? Üzerine Düşünceler” isimli metni blogunuza eklemenizi çok takdir ettim. Fakat aslında counter argument’lara cevaplarınızı görmeyi çok isterdim. İkinizin konuya bakış tavrının farklı olması buna sebep olmuş olabilir ama birçok iddiasında mantık hataları da bulamadım açıkçası. Hatta sizin savunduğunuz düşünceleri mantık hatası olarak nitelemiş. Bir sürü de tanık göstermiş argumanlarına. Sizin kişisel seçimlerinizin aslında modifiye etmeye özen gösterdiğiniz mantığınızla olan ilişkisini merak ediyorum. Bu blogta yeniyim henüz az yazınızı okudum ama hayatınızdaki bazı ögeleri tanıdık buldum. Umarım yanıt verirsiniz..

  6. nebe 33 bakara 230 ve ahzab 50 vb. hakkında araştırma yaptınız mı

    not1:.ben
    bir hiçim.
    not2 :sizdeki samimi ve bilimsel düşünceye ihiyacım olabilir

  7. evrim i redetmeyen semavi dinler modasına papa mız da uydu diyanetimiz de..peki acaba bu dinler bu alimler! paralarını, sıfırlayamadıkları hesaplarını sizingibi allahın ? ilmi
    ni ve yaratılış gizemini arayanlara neden harcamazlar? cevaben şunu demeyin;obenim sorunumdeğil. osizin sorununuz değilse ; yazın(2015) kürtajı bu sene affedelim diye 1yıllık geçici vaiz verenlere ; “oğlum bilal bukadar açıkkonuşma telefondinleniyor ” diyenlerin dini korumalığına; imamlara sandık görevlisi olma dayatmasına izin verenlere bilerk veya bilmeyerek bilimsel medyatik profesör desteği vermiş olmayın .

  8. Serhat

    Habertürk kanalindaki evrim programinizda afrikadan baslayan insanin yolcugulu ve suandan yaklasik 10bin yil once arap yarimadasindan bahsettiniz ancak sözünüz yarim kaldi. Bu konuya bu kadar vurgulamanizin nedeni ve anlatmak istediginizin devami nedir?

  9. SERDAR

    Allah razı olsun öncelikle insanlar tam teslimiyetle inanmaya kalksa inanmayan kalmaz diye düşünüyorum. Anlattığınız gibi her şey çok açık.

  10. Atilla

    Tanrı ve din kavramlarinin yine birbirine karistirildigi bir yazi olmus. Anonim bir tanrinin (insani askin dogaustu bir varlik) ontolojisiyle baslayip en son Kuran’in Allah’i ile tamamlanan talihsiz bir yazi olmus. @nihat Bey aslinda guzel sormus ama @Sinan Bey soruyu tam algilayamadigi gibi bir de uzerine “imanla ispatı karıştırmazsanız sorununuz hafifler” cevabini vermis. Oysa imanla, ispati gorece karistiran bana gore kendisi olmus.

    Su iyi anlasilmali ki tanri ve din kavramlari birbirinden tamamen farkli seylerdir ve farkli ele alinmalari gerekir. Dinlerin en buyuk alameti farikalari ortaya ciktiklari donemlerde insanligin o gunki tanri yorumunun etrafina kulturel, ahlaki ve sosyolojik bir takim kurallari serpistirerek olusturduklari toplamdir. Tanri arayisinin otesinde bircok gerekli gereksiz seyi de ele alan bir nevi yapay bir pakettir.

    Neden-sonuc iliskisiyle etrafini yorumlayan zeki bir canlinin (insan) dogayi gozlemlediginde sezgisel olarak nedensiz bir ilk neden uzerine dusunmesi, bir yaratiyiciyi zihninde canlandiriyor olmasi kacinilmaz bir son olmasina ragmen boyle bir varligin gercekten var olup olmadigi hala bir soru isaretidir. Hele ki boyle bir varligin bizimle iletisime gectigini ve x veya y dininin gonderdigini iddia etmek dunya uzerindeki istisnasiz en buyuk iddiadir. Boyle buyuk bir iddia buyuk bir ispat gerektirir ama ne var ki dinlerin bir tanri sozu olduguna dair tek bir bilimsel kanitlari yoktur. Bilimsel ispati bir kenara birakin insan zihninin sezgisel olarak varolus icin bir ilk nedeni (tanri) gerekli gormesi gibi tanrinin insanla iletisime gecmesi neden-sonuc iliskisine gore sezgisel bir gereklilik de degildir.

    Dolayisiyla evrimsel surecler bizleri oyle bir canli haline getirmistir ki sebep-sonuc iliskisiyle dusunen ve bu sebeple evreni yorumladigimizda mantiksal olarak bir ilk neden (tanri) arayisinda olan canlilariz. Bu durum tanrinin varligini ispatlamaz ama insaligin dussel dunyasinda bir tanri ile neden bu kadar cok mesgul oldugunu izah eder. Bireyin icsel dunyasindaki bu sezgisel yaklasim belki kisisel (nesnel olmayan), icsel bir ispat olarak bile gorulebilir. O yuzden bir bireyin kendi zihninde olusturdugu tanrinin gercek dunyada varolduguna inanmasi bile mumkun ve akla yatkindir. Ben bu baglamdaki inanca dogal inanc diyorum cunku en azindan ortada sezgisel de olsa kisisel (bilimsel olmayan) bir nevi ispat vardir.

    Ancak kisinin kendisinden haric bir baskasinin “ben tanri ile iletisime gectim ve bana bunlari dedi” sozune inanmasi tekrarlanabilir ve kisisel olarak deneyimlenebilir bir iddia olmadigindan ne bilimsel ne de sezgisel bir bilgidir. Dolayisiyla boyle bir iddiaya inanmak olsa olsa kor ve dogal olmayan, suni bir inanc olabilir. Bu da bir onceki paragrafta bahsettigim inanctan aslinda farkli bir durumu ifade eder. Burada asil problem gunluk dilde kullandigimiz inanc kelimesindedir cunku yukarda izah ettigim her iki durumu da kisa yoldan ortak olarak inanc ile ifade ediliyor.

    @Sinan Bey’in yazdigi tipteki yazilar aslinda en tehlikeli yazilardir. Oncelikle farkli kategorilerdeki inanc kavrami tek bir kategoriymis gibi ele alinir; ikicisi ise anonim bir tanri bu hatali inanc kavramiyla temelsiz bir sekilde birden yazarin sahsi olarak dogru oldugunu dusundugu yuzlerce din arasindan birisinin tanrisina indirgenir. Dolayisiyla anonim bir tanriyi zihninde yaratmaya meyilli her insan ki bunu hemen hemen herkes insan yapiyor bu tip bir yaziyi okudugundan yemi yutar ve yazarin favori tanrisina inanmaya baslar. Daha onceden dinler hakkinda hicbir bilgisi olmayan (onyargisiz), tanri konusunu ise dusunen ama supheci olan bir kisiyi ele alalim. Siz bu tip bir yaziyla boyle bir okuyucuyu Zeus’a da, Siva’ya da Allah’a da inandirabilirsiniz. Oysa ozelinde boyle bir yazi ne Zeus’u ne Siva’yı ne de Allah’i dogrular ama sanki dogruluyormuscasina kullanilmaktadir.

    Yazar burada ben sadece inandigim seyi yazdim gerisi okuyucuya kalmis diyerek de siyrilamaz cunku bilerek ya da bilmeyerek inanc kavraminda kategorik bir hata yapmaktadir ve ayni zamanda temelsiz bir sekilde anonim tanriyi pat diye kendi favorisi olan tanriya indirgemektedir.

    Bu tip yazilar aslinda dinlerin de ozetidir. Istisnasiz hemen herkes neden-sonuc iliskisiyle etrafini yorumladigi icin zihninde bir tanri uretmeye meyillidir. Bir an icin bunu bir zaaf olarak dusunursek aslinda bu tip yazilar ya da dinler insanlarin bu zaaflarini kullanarak kendilerini tercih etmlerini beklerler. @Sinan Bey’e bu yazdiklarim uzerine bolca dusunmesini tavsiye ederim.

    Saygilarimla

    • Furkan

      Atilla Bey, Sinan Bey Tanrı ile din kavramlarını karıştırmamıştır. Eğer kendisinin başka yazılarına, konuşmalarına bakarsanız anlarsınız. En başta Tanrı’dan bahsediyor evet. Kendisi Allah’ın varlığını kabul ettiği için de en sonda Allah’ın varlığı hakkında yazmış. Ama bunu yazması en başta Tanrı hakkında yazmasını değiştirmez. Ki Nihat Bey’e cevap verirken de “Semavi dinlere inanmak kişisel bir meseledir.” demiştir. Bu yazısında da Sinan Bey Tanrı’nın varlığına karşı saçma argümanlar sunan kişiyi/kişileri eleştirmiş. Ve çoğu insan tarafından kabul edilen, kabul edilmese de “yaşanan”, sekülar ve pozivist mantığı ele almıştır.

      Semavi dinlere inanmak neden kişisel meseledir? Çünkü herkes farklı bir şekilde yargılama yapabilir. Doğru, bir tane de olsa, ben doğru yargı yapıyorsam da yapmıyorsam da bunu bilemem ve bu nedenle “Benim düşüncem doğru” demek hatalı/tatsız olur. Agnostik bir insan, deist veya panteist bir insana bu nedenle laf atamayız, önceliğimiz bilim olmalıdır. Bilim gerekli noktalarda bize kanıtlarını verecektir(Hangi düşünce daha doğru olabilir diye). Ama şu zamanlarda popülerleşen “ateist mantık” savunucularının saçma argümanları ve insanların bu argümanlara inanması hakkında “doğruyu” gösterebiliriz. Çünkü argümanlar hem kendiyle, hem de bilimle/felsefeyle çelişiyor. Ama bilimi çok sevdiğini söyleyen insanlar buna inanıyor? Neden? Bu mantıkta olanların birçok farklı tipi var. Örneğin birkaç tanesi :

      1 – Hayatında eğlenen, mutlu olan. Ve, Tanrı’ya gerek yok diyen.
      2 – Bu konular hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan, ama sırf bilim adamı veya filozof ünvanlı birisi söylüyor diye inanan.
      3 – Semavi dinlere karşı çıkan, savaşların/kötülüklerin semavi dinler yüzünden olduğunu savunan.
      4 – Semavi dinlere karşı çıkan, hepsinin eski eserlerden kopya olduğunu savunan.
      5 – Tanrı görüşüne, bilimle her şey açıklandığı için karşı çıkan.
      … şeklinde daha bir sürü “tip” belirleyebiliriz.

    • Furkan

      Ayrıca, “X veya Y dininin bilimsel bir ispatı yoktur” ne kadar doğrudur? Sizin bahsettiğiniz bilimselliği biliyorum. O halde, bilimin “bilimselliğini” gösterebilir misiniz diye sormak istiyorum? Her şey bu dünyada inançtan ibarettir. O nedenle de ben agnostiklere hiçbir şey demem mesela. Ancak “evrenin en anlaşılamaz yönünün, onun anlaşılabilir” olmasından dolayı bu evrenin bir arka planının olduğunu düşünürüm. Sadece o nedenden değil tabii, biyolojik-fiziksel-kimyasal-matematiksel olaylardan dolayı da… Bu semavi bir dine inanmamın nedeni değildir. Fakat inanabileceğimin, yani semavi dinin doğru olabileceğinin bir nedenidir.

      Peki, semavi dinin doğruluğu nasıl kanıtlanabilir? Onun içinde bulunan bilimsel ifadelerle olabilir. Bilimsel ifadeler, bilime/doğayı gözlemlemeye teşvik etmesi ve argümanlarında birbiriyle çelişmemesi ile argümanlarının, bulgularımıza göre doğru çıkması onun kanıtı olabilir. Ki ben bunu Kur’an-ı Kerim’de görebiliyorum. Diğer dinlere neden inanmıyorsunuz derseniz çok uzun konular bunlar, şu anda yazsam, sayfalarca tutar. Ki yazacaklarım da “tam” bir kanıt olmaz fakat ikna edici olur. Çünkü bilmediğimiz-algılayamadığımız o kadar çok şey, bildiğimiz halde, benim bilmediğim şeyler vardır.

      Peki, diğer “din”lere neden inanmıyorum? Birçoğu diğer dinin zaten insanlar tarafından, diğer dinlere inanmadıkları için ortaya atıldığı görülür. Birçoğu diğer dinin derken, bu yazıda denildiği gibi, “sekülarizm de yeni bir din gibidir” ifadeleri geçerlidir. Diğer kalanlarıysa çok tanrılı dinlerden oluşur. Bilimsel hiçbir şeyden bahsetmedikleri, onları yargılayabileceğimiz hiçbir noktası olmadığı için onların kanıtı yoktur diyebiliriz. Karl Popper’in dediği gibi, “Bir şeyin bilimsel olması için yanlışlanabilir olması gereklidir.”

  11. Sinan Canan Benim Şemsim. Okumaktan da, dinlemekten de asla bıkmam

  12. Kadirkapici

    Bu kadar güzel yazı görmedim duygularımıza tercüman oldunuz sağolun varalun Sinan bey Allah razı olsun milli manevi değerlerimize barışık ilim adamlarımız olduktan sonra sırtımız yere gelmez

  13. Çağatay

    Bu yazınızı okuyana kadar epeyce bir umutla sitenizi ve sizi takipteydim ama ne yazık ki Kuran’a atfettiğiniz önemi görünce hayal kırıklığı yaşadım hakkınızda. Hele hele dawkins gibi ateistlerin Kuranı bilmedikleri için öyle olduklarını ya da konuştuklarını filan yazmışsınız ki tam bir facia olmuş yazının sonuna doğru. İstediğinize inanmakta serbestsiniz de kendi inancınızı kutsamak adına sizin gibi bilim temelli birinin bunları yazması tam bir hayak kırıklığı olmuş. Kuranı gerçekten okumuş birisinin oradaki inanılmaz basite kaçmış ayetleri fark etmemesi ve bunları sorgulamaması olacak iş değildir. Açıkça o devrin bir insanı ya da insanları tarafından kaleme alındığı ve yüce bir Tanrı’nın bunca basit ve yerel bir dille alemlere rahmet olsun diye bir kitap indirmesinin mümkünatını sorgulatır bir dildir bu üstelik.
    Ben burada tek tek paylaşmayacağım ama Tanrının yarattıklarından biri olan kadının bu kadar aşağılandığı, tamamen erkek egemen bir dil ve erkeğe yönelik bir din olduğunu açıkça kuranın kendisinin ispatladığı bir inancın siz Dawkins tarafından filan bilinmemesinin atizmi savunuyor oluşlarına yol açtığını söylerseniz, sizin bütün yazdıklarınızın ve bilimselliğinizin o noktada çürüdüğünü üzülerek ifade ederim. Yazık. her şeyden önce bunca felsefe, bilim okumuş olduğu belli olan ve onca makale yazmış olan bir insanın asıl bu kadar basit yaklaşım sergilemesi, üstelik de bunu çok derin bir şeylere yazıyormuş gibi yapmasına yazık olmuş.

Yorum Yollayın Bilelim