Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | November 18, 2017

Scroll to top

Top

No Comments

Zihnimizin gizli hazinelerinden bir numune: Örüntü algısı

Zihnimizin gizli hazinelerinden bir numune: Örüntü algısı

Etrafımızda olan biten olayları, gördüğümüz nesne ve biçimleri, yahut etrafımızdaki çeşitli davranış biçimlerini anlamak yahut anlamlandırmak için akıl yürütme melekelerimizi kullanıyoruz. Zihnimizin önemli yeteneklerinden bir tanesi, etrafımızda olan-biten ve gözümüze çarpan her şeyi, kendisini oluşturan bileşenlere ayırmak ve bu bileşenleri ayrı ayrı inceleyerek bütünün nasıl meydana çıktığı hakkında fikir yürütme yeteneğidir. İndirgemeci düşünce dediğimiz bu yöntem özellikle sıra takip etmesi gereken bir dizi işi yürütürken, mesela evimizi derleyip toplarken, yahut bir araştırma projesi için bilimsel çalışma yaparken bizim işimizi çok kolaylaştırır. Bu yeteneğimizi büyük oranda beynimizin en ön kısmında bulunan “frontal” bölgede doğuştan sahip olduğumuz sinirsel devreler sayesinde gerçekleştirebiliriz. Birisinin bize kelimelerle konuşarak anlattığı uzun bir mantık dizgesini takip ederek sonuçta dinlediğimizden bir anlam çıkartmamızı sağlayan anlama yeteneğimiz de de yine büyük oranda bu bölgedeki devrelere bağlıdır. Kısacası insan aklı diye nitelendirebileceğimiz meleke, beynimizin ön kısımları tarafından kontrol edilir.

Bu yeteneğin hayatımızın merkezinde olduğundan hiç şüphe yok. Neredeyse uyanık geçirdiğimiz tüm zamanlarımızda, en süfli işimizden en karmaşık faaliyetlerimize kadar hemen her işte bu akıl yürütme devrelerini ve onun parçalara bölüp inceleyici mantık dizgesini kullanırız. Fakat bu işi yürüten beyin devrelerinin ilginç bir sınırlılığı da var: Beynin ön kısmı tarafından yönetilen akıl yürütme sistemi, aynı anda en fazla 5-6 tane bileşenle uğraşabilir. Mesela 7 haneli bir telefon numarasını bir süre bakınca kısa süreliğine bu bellekte tutabiliriz; fakat araya başka bir iş, zihni meşgul edecek başka bir olay girdiğinde, o bilgiyi çabucak unuturuz; çünkü yeni gelen sorunları halletmek için beynin ön kısmındaki devreler “eski” işleri hemen silerek devreden çıkartmak zorundadırlar. Bu yüzden aynı anda bir çok işi yapmaya kalkmak genellikle dikkatimizi dağıtır ve işlerin hiç birisini verimli bir şekilde tamamlayamamamıza neden olur. Bu kısıtlı ve en fazla bir kaç dakikalık işlem belleğine o yüzden “çalışma belleği” adı verilir.

Akıl yürütme ve indirgemeci düşünmenin günlük yaşantımızda neredeyse bir çok sorunumuz için bize yeterli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yalnız iş gelip de daha çetrefilli sorunlara dayanınca, bu sistem bize bazı sorunlar çıkartmaya başlar. Mesela, bir insanın ruh haline bağlı olarak neden o şekilde davrandığını anlamaya çalıştığımızda; bu gün neden bir önceki güne göre daha mutsuz veya daha mutlu olduğumuzu anlamak istediğimizde; etrafımızdaki olan biten olaylardan bir bütün halinde anlam çıkartmaya uğraştığımızda; yahut karşımızda konuşan bir insanın yüz ifadelerinden ve beden dilinden bir anlam çıkartmaya çalıştığımızda, bu indirgemeci mantık ve akıl yürütme devreleri bize pek yardımcı olamazlar. Düşünün; eşinizin, veya bir arkadaşınızın o günkü ruh halini yüzünden anlamak için kaşlarının kaç milimetre kalkık olduğunu, göz ve ağız etrafındaki kasların normalden farklı olarak nasıl kasıldığını, veya omuzlarının mutlu olduğu bir zamana kıyasla ne kadar yüksekte durduğunu, el ve ayak hareketlerinin ayrı ayrı nasıl bir değişiklik gösterdiğini incelemeye kalksanız, işin içinden çıkabilir miydiniz? Elbette böyle bir incelikli analiz mümkün değildir. Fakat hepimiz biliyoruz ki, eğer karşımızdaki insanı yeterince tanıyorsak, onu görür görmez, hatta sesini duyar duymaz, eğer normalden farklı bir durum varsa bu farkı ve farkın ne yöne doğru olduğunu adeta anında fark edebiliriz. Bunun için yukarıda bahsettiğimiz ince ve indirgeyici akıl yürütme işlemlerine gerek duymayız ve bir anda, bir kalıp halinde meseleyi anlayıveririz. Bir başka örnek ise tanıdığımız insanların yüzlerini nasıl tanıdığımız meselesidir. En samimi arkadaşınız, eğer yanınızda değilse, yüzünü detayları ile tarif etmekte zorlandığınızı fark edebilirsiniz. Fakat yüz kişinin arasında o arkadaşınızı adeta anlık olarak, hiç çaba harcamadan tanıyabilirsiniz. Benzer bir örnek daha müzik dinlerken yaşadığımız tecrübedir: Keyifle dinlediğimiz bir müzik eserini nota nota analiz etmeye kalkarsak işin bütün keyfi kaçar; halbuki biz, belli bir sıra ve armonide duyduğumuz notalardan bir duygu, bir mesaj, bir anlam çıkartabiliriz ve bunun için incelikli analiz yapan aklımıza ihtiyacımız pek yoktur.

Araştırıcıların yakın zamanlarda ortaya koyduğu duygusal zeka kavramının da bu konuyla yakında alakası vardır aslında. İşlem yapabilme hızı ve kıvraklığı anlamındaki bildiğimiz zeka ile duygusal zekanın farkı, yukarıda bahsettiğim örneklerden çıkartılabilir. IQ testleri kişilerin işlem yapma ve hafızadaki bilgileri kullanabilme gibi “bilgisayar benzeri” yeteneklerini ölçerken, duygusal zekayı ölçen EQ, diğer insanların duygularını hissedebilme ve bu hisleri bir bilgi kaynağı olarak kullanmak suretiyle kendi davranışlarına doğru biçimde yön verebilme yeteneğini kapsar.

Örüntü algısı

Bildiğimiz akıl yürütme sürecini aşan ve beynimizde muhtemelen daha başka devrelerin yardımıyla elde ettiğimiz bu şaşırtıcı yetenekler aslında “örüntü algısı” dediğimiz bir meseleye dayanır. Bu algının bize ne fayda sağlayabileceği üzerine konuşmadan önce “örüntü” kavramını bir tanımlamakta yarar var: Örüntü, olay veya biçimlerde kendini gösteren düzen anlamında kullanılan bir kelime. İngilizcede “pattern” kelimesi ile karşılanan örüntü, herhangi bir olay yahut şekiller dizgesinde, insan mantığının yakalayabileceği bir düzen ve tekrarı ifade etmek için kullanılır. Örneğin şu anda ilköğretim müfredatında, 3, 12, 21, 30, ? gibi sayı serilerinin nasıl devam edeceğini öngörebilme örnekleri gibi alıştırmalara örüntü çalışması deniyor. Bu tip dizilerde bir “örüntü” fark edebiliyorsak, devamında hangi sayıların geleceğini tahmin edebiliyoruz.

Ne var ki, gerçek dünyada karşılaştığımız örüntüler bu kadar basit olmuyor. Mevsimsel olarak hava durumundaki değişmelerden tutun da her bir insanın an be an değişen ruh halleri gibi karmaşık süreçler, aslında belirli örüntülere bağlı olarak cereyan etmesine rağmen, bunlardaki örüntüleri yakalamak ve bir zaman sonra nasıl bir davranış sergilenebileceğini tahmin etmek kolay değil. Zira sayı dizilerindeki örüntüleri anlayabilmek için yine ön beynimizin doğrusal akıl yürütmesini kullanarak başarılı olabiliyoruz; fakat tabiatta karşımıza çıkan hadiselerin büyük bir çoğunluğunda bu mantık bize yeterli gelmiyor. Hatta, bilimde de aynı sorunu yaşadığımız için, tabiatı anlaşılabilir ve basit fizik kanunları ve kurallarına indirgeyip, olan biteni o şekilde anlamaya çalışıyoruz. Temel kanunları anlamakta pek bir sorunumuz yok; ama iş bir kaç aylık hava tahmini yapmak gibi “büyük örüntüleri anlamaya” geldiğinde bu yöntemler bize yetmiyor, hatta ciddi anlamda çuvallıyoruz. Bu gün, bildiğimiz bilimsel yöntemleri kullanarak beş-altı günden daha uzun vadeli hava tahminlerini doğru olarak yapamayacağımızı artık biliyoruz. Teknik bir yetersizlik değil bu, bilimimizin sınırlarını aşan bir sınırlılık söz konusu (detaylı bilgi için:http://tinyurl.com/c7ukxv3).

Haber Ajanda takipçileri Muğla’nın Fethiye ilçesindeki rahmetli Salih amcanın öyküsünü hatırlayacaklardır (Detayları şuradan okuyabilirsiniz: http://tinyurl.com/bprgmmc). Özetle şöyleydi: Bir yörük köylüsü olan Salih amca, Ağustos ayının belirli bir 12 günlük döneminde doğa gözlemleri yaparak, bir yıl boyunca oldukça yüksek doğruluklu hava tahminleri yapabiliyordu! Mesele sadece Salih amcanın bu yeteneği değildi; Salih Zeki Söğüt gibi bir çok insan, benzer yöntemler kullanarak, bilimin aciz kaldığı bir çok konuda işe yarar bilgiler elde edebiliyor ve bunu günlük hayatlarında kullanmak üzere insanların istifadesine sunuyorlardır. Hatta Osmanlı’da “müneccimbaşıları” denen insanlar, aynı işi sarayda kadrolu olarak yapıyorlardı. Kısa bir zaman evvel bu tip “bilgi”ler, bilimle uğraşan insanlara şarlatanlık veya kandırmaca gibi geliyordu belki; ama bu gün, bu tip becerilerin doğuştan gelen özel ve kişiye has yeteneklerden kaynaklanmadığını, hepimizde doğuştan var olan “karmaşık örüntü algısı” yeteneği üzerinden öğrenilebilen beceriler olduğunu biliyoruz.

Örüntü algısının bilimsel kanıtları var mı?

Bilimsel araştırmalar, insanların farkında olmadan ne çok ey öğrenebileceklerine dar bize çok ilginç sonuçlar veriyorlar. Özellikle beyin görüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalar, insanların belli davranışları gösterirken beyinlerinde olup-bitenleri detaylı olarak görme imkanı sağladığından, şimdiye kadar fark etmediğimiz bazı yeteneklerimizin varlığını ve muhtemel kaynaklarını da yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz.

Burada Johan Lehrer’in Karar Anı adlı kitabında anlattığı bir çalışmayı kısaca özetlemekte fayda var: İskambil kağıtlarıyla oynanan 21 benzeri bir oyun üzerinden yapılan ilginç bir araştırmadan bahsediyor Lehrer: Kağıt destelerinden her seferinde bir kart çekerek oynanan bu oyunda, oyunculara iki farklı deste aynı anda sunuluyor. Destelerden birisi, yüksek riskli bir dizilime sahip; yani buradan kart çekince kaybetme riski daha fazla. Diğer deste ise güvenli, yani oradan kart çekilirse daha yüksek ihtimalle kazanma şansı var. Oyuncular oyuna başlıyorlar; yaklaşık kırkıncı hamleye geldiklerinde, hangi destenin riskli, hangisinin ise güvenli olduğunu fark ediyor ve bu noktadan sonra her zaman güvenli desteden kart seçmeye devam ediyorlar. Fakat bu kişilerde yapılan beyin taramalarının sonuçları ilginç: Oyuncular henüz yirminci hamleye geldiklerinde, eğer elleri riskli desteye uzanırsa, beyinlerinde hoşnutsuzluk sinyalleri coşmaya başlıyor; buna bağlı olarka oyuncular hafif bir huzursuzluk ve ellerde terleme gibi “telaş” belirtileri gösteriyorlar. Elbette oyuncular bunu şurlu olarak fark etmiyor; ama beyinlerinin derinliklerinde bir yerler, şuurlarından çok daha evvel, “örüntüyü” fark ediyor ve kişiyi uyarmaya çalışıyor. Eğer oyuncular analiz güçlerine değil de hislerine güvenmeyi seçerlerse, oyundaki başarı şansları elbette artıyor.

Bu ve bunun gibi onlarca çalışma, beynimizin derinliklerinde, benim adına “derin öğrenme” demeyi sevdiğim bir sistemin çalıştığını gösteriyor; ve bu sistem bize öğrendiklerini kelimelerle değil ama “duygusal sinyallerle” iletmeye çalışıyor. Elbette beynimizde olan bitenler bunlardan ibaret değil; fakat insan zihninin ne kadar gizli hazinelere sahip olduğu konusunda bizim için ilginç ip uçları sağlıyorlar.

Fıtrata aykırı bir eğitim

Eğitim sürecimizde öğrencilerimize yüklediğimiz bilgilerin neredeyse tamamı, onların ön beyinlerindeki doğrusal akıl yürütme sistemlerini hedeflediğinden, yaşamı ve öğrenmenin tamamını bu sistem üzerinden elde etme alışkanlığı da ister istemez hepimizde yerleşmekte. Bunu yaparak zihnimizin sadece belli bir özelliği üzerinde durduğumuz için, diğer zihinsel fakültelerimiz zamanla dumura uğruyor ve biz bu harika donanımın ancak küçük bir kısmı ile yaşantımızı sürdürmeye zorlanıyoruz. Elbette yaşam içerisinde insanların bir çoğu, büyük kararlarını verirken veya hayatlarını yönlendirirken, doğrusal ve ayrık bilgilerinden ziyade farkında olmasalar da örüntü algılarını kullanıyorlar; fakat bunu sistemli bir şekilde öğretemediğimiz için, bu şaşırtıcı yeteneğimizin ve onun sınırsız faydalarının keşfedilmesini tesadüflere bırakmak durumunda kalıyoruz. Çoğu insan, bu paha biçilmez yeteneklerinden habersiz bir şekilde dünyadaki hayatlarını tamamlıyorlar.

Günümüzdeki bilgi miktarının aşırı artışı da karşımızdaki bir başka sorun. O kadar çok bilgi var ki, sadece 5-6 bileşeni bünyesinde barındırabilen ön beynimiz, bu karmaşıklıkla artık baş edemez halde. Bu bilgi deryasıyla baş edebilecek gizli yeteneklerimiz ise, mevcut fakat nasıl kullanabileceğimizi, bunun eğitimini gelecek nesillere nasıl verebileceğimizi halen tam olarak bilmiyoruz. Eğitimin yetersizliklerinden hemen herkes şikayetçi, fakat bazı restorasyonlar dışında, eğitimi fıtrata uyduracak köklü bir değişim için cesaretimiz yok gibi görünüyor; zira ön beynimizden başka ne kullanabileceğimiz konusunda çok bilgili değiliz…

Örüntü eğitimi

Geleceğin nesilleri, yakın zamandaki gelişimini dahi tahmin edemez hale geldiğimiz dijital teknolojilerle birlikte insan aklını fersah fersah aşan bir veri-malumat yığınının içine doğacaklar. Bu eğitim sistemimiz ve öğretme mantığımızla bu çığın altından sağ çıkabilmemiz muhal. Başta sinirbilimciler, eğitimciler, eğitim yöneticileri ve karar mekanizmalarına bilgi sağlayan uzman bürokrasi olmak üzere geniş bir kesimin acilen farklı eğitim alternatiflerini tartışmaya başlaması artık savsaklanamaz bir zorunluluktur.

Ben bir eğitim bilimci olmadığımdan ve hepimiz gibi aynı ön beyin şartlanmalarından yetiştiğimden, örüntü algılama temeline dayanan bir eğitim sisteminin nasıl bir şey olduğunu tek başıma formüle edemem. Nasıl bir şeyler olabileceğini hayal edebilirim ama bunu uygulanabilir bir sisteme dönüştürmek için ortak akıl ve iradeye ihtiyaç var. Bunun için de öncelikle “örüntü algılayışı” yeteneğimizle ilgili farkındalık oluşturmak zorundayız. Kişisel olarak bu yönde çabalarım olmakla birlikte, bu konunun herkes tarafından detaylı olarak düşünülmesi ve anlaşılması gerekiyor. Ardından, zaten doğuştan her birimizde bulunan bu tip yeteneklerin eğitime ve hayata yansıtılması için yöntemleri tartışma safhasına geçebiliriz.

Eğitimde bu anlamda kapsamlı bir dönüşüm yapmak için yeni bir şeyler keşfetmek gerekmiyor. İnsanlık bilgisinin tamamen doğal örüntüleri okumaya dayandığı eski çağlardan ve ilkel topluluklardan alabileceğimiz ipuçları, modern teknoloji ile birlikte bizi inanılmaz sonuçlara götürebilir. Her yıl Çanakkale’nin Küçükkuyu ilçesinde düzenlediğimiz Çamtepe Yaşam Okulu’nda bu yönde küçük ama ilginç gelişmeler kaydediyoruz mesela (www.camtepe.org; www.yasamokulu.org). Sayıları hızla artan alternatif “okullar” da hemen hemen aynı ihtiyaca binaen birer birer zuhur ediyorlar. Tek yapmamız gereken, olan bitene “örüntü gözümüzle” bakarak buradan gelecek ilhamlara kulaklarımızı ve gönlümüzü açmak.

Yorum Yollayın Bilelim