Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | April 30, 2017

Scroll to top

Top

2 Comments

Söyleşi: Zihnimizin Yapısı

Söyleşi: Zihnimizin Yapısı
Sinan Canan
  • On 31 Ocak 2014
  • http://www.sinancanan.net.tr

İNSAN ZİHNİNİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİĞİ KENDİNİN FARKINDA OLABİLMESİDİR

  • Zihnin ana yapısından, algılayışından, çalışma sisteminden bahsedebilir misiniz?

Öncelikle insan zihniyle diğer canlıların zihni arasında bir ayrım yapmak lazım. Bu ayrım, bilimsel olarak beyinden yola çıkarak koyabileceğimiz bir yargı değil ama dışarıdan baktığınızda insanlarla diğer canlılar arasında bir seviye ve kalite farkı var. Çünkü insan zihninin en önemli özelliği kendinin farkında olabilmesi ve bir başka canlının, bir insanın zihninin nasıl çalıştığına dair bir fikre sahip olabilmesi. İnsan zihninin böyle kendi dışına uzanan bir tarafı var. Şimdi bilimsel teoriye baktığınız zaman genel kabul edilmiş kanıya göre beynimiz, zihnimizin kaynağı. Beynin içerisindeki o et yapısı, hücreler, onların bağlantıları bizim zihin dediğimiz hadiseyi ortaya çıkarıyor. İşte materyalist bakış açısından baktığınızda madde dışında başka bir açıklama orada kabul görmediği için ruh, bilinç, anılar vs. dediğimiz her şeyin beyindeki bu bağlantılardan ortaya çıktığı bir önvarsayım olarak kabul edilir ve onun üzerine gidilir. Ama bu bir varsayımdır ve bunu gerçekleyecek bir bilimsel delil şu anda yoktur. Bunu net olarak bütün materyalist bilim adamları da söyler, din adamları da söyler. Bu varsayımı koyup ona göre araştırma yaptığınızda buna benzer onun getireceği bazı sonuçları da zaten doğal olarak görüyorsunuz. Ama hala açıklayamadığımız çok ciddi şeyler var. İşte insanda bu bilinç niye var, nerede? Bilinç derken, kendi kendinin farkında olmak anlamında kullanıyoruz bunu. Ya da dokunma, tatma, görme, koklama gibi bir sürü farklı duyunun nasıl olup da bir Sinan Canan algısı içerisinde tek bir kişi olarak algılanabildiğini ve bunun biyolojik faydasının ne olduğunu bilmiyoruz. Yine hafızanın nerede depolandığını bilmiyoruz. Beynimizde bir sürü bilgi var, yeri belli değil. Bütün bunlar henüz açıklanamayan noktalar. Bir grup zihin felsefecisi de şunu söylüyor: “Beyin, zihin için önemli. Zira beynin bir yerine hasar verdiğinizde zihnin belli fakülteleri bozuluyor ama bu bir radyo linktir. Aslında insan dediğimiz varlığın özü, beden dışına uzanan ruh sağlığı ya da başka bir frekans yapısıdır ve beyin, onu algılayacak karmaşık bir antendir. Bu anten bozulursa, algı da bozulur.” Zaten bizim de iddia ettiğimiz gibi mutasavvıflar ya da bugünkü âlimler olsun, onların da yaklaşımı buna çok yakın. Tabi bilinçsel olarak hiç bilmediğimiz bir enerji tipiyle bir şeyi açıklamak, bugünün bilimi açısından çok makul ve mantıklı değil. Ama ben bilim adamı olarak açıkçası beynin, insan ruhu denen daha yüksek madde ötesi bir şeye aracılık ettiğini varsaymanın bir zarar getirdiğini görmedim. Bunu varsayarak bazı çalışmalarımızı yürütüp ona yönelik olarak bir şeyler elde edebilirsiniz. Ama işin özü zihin dediğimiz şeyin ne olduğunu daha bilimsel olarak bilmiyoruz. ‘Ruhun mahiyetini soruşturmayın’ derler. Çünkü maddî dünyayla çalışmaya alışmışız. Gayri maddî bir şeyin nasıl olabileceğine dair ancak afakî tefekkür yaparsınız. Çok böyle derinleşebileceğimiz bir şey değil. Dolayısıyla bazı konular (?) işareti olarak kalıyor.

  • İnsanlar düşünürken, hareket ederken, semboller ve algılar üzerinden hareket ediyor. Biz şöyle düşünüyoruz: “Allah bizi yeryüzüne gönderdi. Benim iradem var, istediğimi yaparım. Gezerim, tozarım, alışveriş yapar, istediğim gömleği giyerim. İstediğim hoşuma gider, istemediğim hoşuma gitmez” gibi benmerkezci bir yapı var gibi görünse de -sizin konuşmalarınızdan algıladığıma göre- esasında hiçbir şey asla öyle değil. Fizik değil. Kontrol eden bir yapı var.

ÖZGÜR İRADE, İSTEDİĞİNİZ GİBİ DAVRANMAK DEĞİL,SEÇİM YAPABİLMEKTİR

  • Bu algılar ve semboller üzerinden deneysel bazı çalışmalar da var. Onlardan da bahsedebilir misiniz?

Mesela bir ülkede özgürlük dediğimiz şeyi, canımızın istediğini yapmak olarak algılıyoruz, değil mi? Özellikle toplumsal olarak ele alırsanız, başkalarının özgürlük alanına müdahale etmeden siz istediğinizi yapabilirsiniz. Ama biyolojik determinizm dediğimiz görüşten, yani biyolojik nedenlerin sonuçları doğurduğu bir kainat algısı içerisinde camiaya baktığınız zaman böyle bir özgürlüğünüz söz konusu değil. Çünkü bu materyalist dünyanın bugün beyin hakkında çizdiği resim kabaca böyledir. “Sizin beyninizde oluşan her şey dışarıdan gelen girdilerin bir sonucudur. Dolayısıyla aslında insan çok karmaşık davranışlar sergileyebilen bir otomat ve bir biyolojik makine gibi davranır.” Şimdi böyle yaptığınız zaman burada özgür iradenin, özgürlüğün vs. yeri yoktur. Tabi buna çeşitli kaçış noktaları üretmemiz lazım. Ancak aşikâr olan bir şey var ki insan özgür irade sahibi ve saçmalayabilme özelliğine sahip. Bu, başka bir canlıda görebileceğiniz bir şey değil. İnsan, saçma bir şey yapabiliyor. Öyleyse bunun ortaya çıktığı bir yer olması lazım zihinde.

İşte burada bir ruhu, başka bir özgür iradeyi kabul ettiğinizde kolay çözülüyor gibi gözüküyor. Ama bilimsel açıdan bunlar, bize insanın iradesi ve düşünce biçimi nereden geliyor diye çok fazla bir şey söylemiyor. İşin açıkçası biz diğer hayvanların davranışları üzerine yapılan çalışmaları ve insanla ilgili tecrübelerimizin hepsini bir kaba koyduğumuzda bir şey görüyoruz: Özgür irade dediğiniz şey istediğiniz gibi davranmak değil, seçim yapabilmektir. Bir seçim yapamayan özgür kabul edilmez. Biliyoruz ki vücudumuzda bazı içsel ve dışsal duyular var. Diyelim bir yemek kokusu aldığınızda hemen gidip yemeği yiyorsanız, siz yemeği özgürce yiyorsunuz demek değildir. Koku duyunuzun peşinden gidiyorsunuz demektir. Yine her cinsel istek duyduğunuzda o yöne gidiyorsanız, bu cinsel isteğin sizi sürüklediği anlamına gelir. Oysa insanın özgürlüğü diye bahsettiğimiz şey, bu hislerine rağmen seçebilme özgürlüğüdür. Ben buna hemen Ramazan’dan örnek veriyorum. Böyle başka bir mücadele türü bulamazsınız, insandan başkasına bunu yaptıramazsınız. “30 gün ya da belli bir süre boyunca ben inancımdan dolayı gün içinde temel biyolojik ihtiyaçlarımı kesiyorum.” diyor ve kesiyor. İnsanı farklı yapan şey işte bu. Çünkü insanoğlu seçebilme hürriyetine sahip. Başka bir hayvan türünde böyle bir pratiğe rastlamanız mümkün değil. Hatta güzel bir söz vardır, çok severim. Rahmetli Şükran Güngör ‘Güle Güle’ filminde söylüyordu: “Tabiat bizi her çağırdığında peşinden gidersek nerede kaldı bizim insanlığımız.” diye. Aslında bizim özgürlüğümüzün göstergeleri seçimlerimiz.

BEN İSTEDİĞİM GİBİ YAŞAMAK İSTİYORUM DEMENİN AĞIR FATURASI

  • Seçimlerimizi etkileyen faktörler var.

Tabi ki. Ama o faktörler neler? Biz bu seçimleri niye yapıyoruz? İşte 70’lerin cinsel özgürlükçülerini düşünün. “Ben istediğim gibi yaşamak istiyorum. Ben bu özgürlüğü istiyorum.” diyor. Fakat o kişinin bugün daha da iyi biliyoruz ki istediğim gibi, içimden geldiği gibi dediği şey, aslında beyninin alt kısmındaki hayvanî beyin dediğimiz bölgenin her canının istediğine gitmesi ve o insanın koca donanımını onun peşinden sürüklemesi. Sonuçta böyle hayat güzel bitmiyor. İnsan hem bedenî hem ruhî bütün cihazlarını darmadağın ediyor bu yollarda. Dolayısıyla bu bizim biyolojik ve ruhî yapımıza, genel teçhizatımıza çok uygun bir yaşam biçimi değil. Biyolojiden böyle bir ahlak çıkar mı ya da biyolojiden ben böyle bir şey türetebilir miyim? Tek başına çok zor. Çünkü biyolojik organizmaya siz sadece madde açısından bakarsınız ama hayvandan çok fazla bir farkı yoktur insan organizmasının. Ancak buna bir başka gözlükle, bir başka madde ötesi öğretiyle, bir dinle, bir imanla, bir felsefeyle vs. baktığınız zaman o organizma, o karmaşık şey anlam kazanıyor. Siz bunu böyle yapmayıp “biraz daha karmaşık bir otomattır insan” dersiniz. Biraz önce söylediğim dinî inançtan dolayı 30 gün aç kalabilme olayını bilim adamları evrimsel açıdan açıklayabilirler. “Bu bizim toplumsal olarak bir arada durmamızı kuvvetlendirecek bir olay olduğu için zaman içerisinde böyle seçilmiştir. Biz bugün hala bu tür ritüelleri devam ettiriyoruz.” diyebilirler. Fakat günlük hayatınıza baktığınızda bu açıklama diğeri kadar eşdeğerdir ve bilimsel olarak bir üstünlüğü yoktur. Sadece bir senaryo yazılmıştır kafadan, o senaryoya göre hareket edilir. Aslında bu davranışı en iyi anlamanın en kolay yolu, beynin kademelerine bakmak. Beynin üç tane kademesi var: Birincisi, Sap dediğimiz bölge. Temel hayatî işlevleri kontrol eder; nefes almanız, kalp atışınız. İkincisi, onun biraz üstünde orta beyin dediğimiz kısım. Cinsel güdülerinizi, otonom hareketlerinizi, vücut hareketlerinizi, derin reflekslerinizi, yani göz hareketlerinizi vs. kontrol eder. Üçüncüsü ise en üste bizim beyin kabuğu dediğimiz yapı. Bu da hem algılamayı, düşünmeyi vs sağlar hem de bizi insan yapan o yüksek özelliklerin de aynı zamanda oturma yeridir.

Aslında bu üç tabaka, üç farklı hayattır: Biri tabiri caizse bitkisel hayatımızı yönetir. Zaten orası sağlam kalsa diğer yerler hasar görse bitkisel hayat dediğimiz şey çıkıyor ortaya. Orta beyin hayvanî hayatımızı yönetir. En üst beyin ise insanî diyebileceğimiz bilinçli hayatımızı yönetir. Şimdi üçünün arasında bir irtibat var. Nasıl ki yemeden yaşayamazsanız, nasıl ki üremeden biyolojik fonksiyonunuzu yerine getiremezseniz, düşünmeden insan olamazsanız, o takdirde bu üçünün dengeli bir şekilde birlikte götürülmesi gerekiyor. İşte bu üçlü iletişim, en üsteki yüksek insanî merkezlerin ne derece iyi kontrolü altındaysa, o derece insanî bir hayat sürdüğünüzü söyleyebilirim. Mesela dinî pratikler olsun, insanın bir düşünceyi kafaya takıp yemeden-içmeden kesilmesi olsun, böyle insana has tuhaf özellikleri ve saçmalayabilme hürriyetini düşünün. Bunlar, beynin en üst kısmının diğer bölümleri hâkimiyet altına alabilmesidir. Bazen bir fikirden o kadar heyecan duyarsınız ki en temel ihtiyacınız olan yemeği unutabilirsiniz. Ama bir sıçanın böyle bir derdi yoktur; bir kanguru böyle bir sıkıntı çekmez. Çünkü düşünceye dalıp da aç kalmaz. Ama insan bunu yapıyor. Mevlana Hazretleri aşkı tanımlarken “aşk; insanın rahatını, uykusunu, iştahını kaçırtan şeydir.” diyor. İnsanda aşk var bu anlamda. Şimdi durup dururken bir insan niye bunları kaybeder? Çünkü üst beyin başka madde ötesi bir şeye takılır ve onun peşinden gitmeye çalışır. Netice itibariyle bizim algımızla çıktımız arasında böyle bir uyumsuzluk var. Her hayvanın algıladığı şeyi algılıyoruz duyu organlarımızla, fakat ortaya çıkan şey tuhaf anlamlar üretiyor. Bu da herhalde bize verilmiş sistemin, o karmaşıklığın bir nişanesi.

GÖZÜMÜZÜN ALGILAYAMADIĞI KÜÇÜK ŞEYLERİN ALGIMIZ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

  • Bilinçli olarak yapmadığımız o kadar çok davranış olduğunu fark ediyoruz ki acaba ben mi kendimi kontrol ediyorum yoksa bir altyapı mı beni kontrol ediyor gibi bir his uyanıyor. Bu konudan da bahseder misiniz?

Biz her zaman algıyı bir makineye benzetip açıklamaya çalıştığımız için belki yüzyıldır, belki daha fazla zamandır, görülebilir bir değişikliği algılayan bir beyin ve ona tepki üreten bir mekanizma düşünüyoruz hep. Fakat bugün biliyoruz ki günlük hayatta gözlerimizin, zihnimizin ve bilincimizin algılayamadığı nice küçük değişiklikler bizim beynimizde ve zihnimizde fikirler oluşturuyor ve zihnimizin bir yeri de algılama kapasitesine sahip. Bu bahsettiğimiz göz bebeği büyüklüğü meselesi, bir insanda normal gözle çok zor hissedeceğiniz ve çoğu kişinin zaten bilinçli olarak hiç fark etmeyeceği göz bebeği büyüklüğü farkı gibi bir minik değişikliğe bağlı olarak insanın cinsel heyecan durumunu tespit edebiliyoruz. Şimdi neslin devamı açısından bu tür refleksler çok önemli. Ama biz bunları bilinçli olarak algılamayız. Bu örnek niye dramatik? Deneyi ilginçtir çünkü. Bir sürü beyin aynı fotoğraflar arasından belli bir grubu seçer. “İşte adam hiç farkında olmadığı bir şeyle bu fotoğrafları seçmiş.” dersiniz. Ama bu deney de tek başına bize bunu göstermiyor. Bize şunu gösteriyor: Etrafımızda baktığımız her şeyde, iletişime geçtiğimiz her insanda, seyrettiğimiz her manzarada, hatta kafamızdan geçen her düşüncede şuurlu olarak farkına varmadığımız ama bizim üzerimizde davranış değişikliği olarak etki yapan şeyler var. Bunların tam hususiyetlerini bilemiyoruz, bilinçli olarak onları tam algılayamayabiliyoruz.

Örneğin bir insanı görüyorsunuz ve ilk gördüğünüzde çok seviyorsunuz. Diyorsunuz ki “Bu adamda bir şey var.” ama ne var, bilmiyorsunuz. Eğer hüsnüniyetliyseniz ve bu konuda belli bir tecrübe birikiminiz varsa, hakikaten bir süre sonra o insanın peşinden gidiyorsunuz ve fazlarınızın tuttuğunu görebiliyorsunuz. Şimdi bunu algılamanızı ne sağlıyor, henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Biraz önce bahsettiğim beynin üst kısmı, orta, alt kısmı… Orta kısım bilinçle işlemiyor. Bilincin dışında kalan bir yer burası ve orası aldığı veriyi çok kompleks bir şekilde işliyor. Bizim şuurumuz gibi ya da bir bilgisayar gibi işlemiyor. Hepsini birden alıyor, oradan aniden bir anlam çıkarıyor. Buna ilişkin çok hikâyeler var. Mesela müzenin bir tanesine adamın biri bir heykel getiriyor. Heykelin Asur devrinden kalma olduğunu söylüyor ve “şuradan çıktı” diyor. Yalnız o güne kadar bulunan bütün heykeller kırıklı ve parçalı. Bu ise tam ve binlerce yıl böyle bir heykel görülmemiş. Şüpheleniyorlar. Bir eksper araştırma yapıyor ve diyor ki “Heykel orijinal. Tamam, bunu alın.” 100 bin dolar gibi bir para verip heykeli alıyorlar müzeye. Aldıklarının ertesi günü bir sanat uzmanı geliyor, heykeli gösteriyorlar ve “Buna sakın para vermeyin, bu sahte.” diyor. “Nereden bildin, biz aylardır üzerinde araştırma yapıyoruz.” “Bilmiyorum ama bu sahte.” diyor. Adamları alıyor bir telaş. Çok uzun araştırmalardan sonra şimdiye kadar bilinmemiş bir yöntemle sahtesi üretilmiş bir heykel olduğu ortaya çıkıyor. Uzmana tekrar “Bunu nereden bildin?” diye soruyorlar. “Bilmiyorum, sadece elleri bana biraz tuhaf geldi.” diyor. Şimdi bu bir kriter değil. Ama adam kendinden o kadar emin söylüyor ki bunu. Şimdi o hissi bu insana veren şey; yıllardır o tip heykelleri o kadar çok görmüş ve zihninin dipte bir yeri öyle bir eğitim almış ki ona baktığı anda bir şeyin ters olduğunu fark ediyor ama kendisi şuurlu olarak bilmiyor neyin ters olduğunu.

Aslında biz böyle hislerimize pek güvenmeyi tercih etmeyiz günlük hayatta. Halbuki hepimizin uzman olduğu bazı şeyler var. Mesela eşimizin, çocuğumuzun, ana-babamızın yüzlerini böyle okuyabiliriz aslında. Onların yüzünde ters giden bir şey olduğunu hemen anlarız. Ama bunu nereden anladığımızı bilmeyiz. Özetle bizim hayatımızın büyük kısmını sürdürmemizi sağlayan refleksler, hareketler ve kararlar buradan geliyor. Bizim şuurumuzun, hayatımıza katkısı çok azdır. Genellikle şuursuz zihnimiz üzerinden yaşıyoruz. Bununla alakalı olarak geçmişte televizyon programında kör insanlara yapılan testler var. Beynin arkadaki görme bölgesi beyin felcinden dolayı hasar görmüş bu insanlar şuurlu olarak göremiyorlar. Görme duyusu gözden geliyor ama beyine gidince görmüyor orada. Bu insanlara deney yapıyorlar. Önce bir perdenin karşısına oturtup şekiller gösteriyorlar. Adama diyorlar ki: “Tamam, körsün ama tahmin etmeye çalış. Biz sana bir şekil göstereceğiz. Üçgen mi, yuvarlak mı, kare mi söyleyeceksin.” Her seferinde de bir ses veriyorlar ki adam şeklin değiştiğini anlasın diye. Ses veriliyor şekil değişiyor, adam rastgele bir şey yazıyor. Sonuçta adam şans eseri tutturabilecek kadar tutturuyor. Sonra birinin aklına şu geliyor: Aynı perdeye insan yüzleri yansıtıyorlar. İnsan yüz ifadeleri korkulu, kızgın, sevinçli vs. diyorlar ki gene “Görmüyorsun ama bir tahminde bulun bakalım. Biz sana resimler yükleyeceğiz. Karşında nasıl bir insan var. Sen bize onu söyle.” Şans olmayacak kadar yüksek bir oranda adam tutturuyor. Aslında bunun sebebi fizyolojik olarak çok basit ama biz fizyologlara bile inanılmaz geliyor. Şimdi şuurlu olarak algılama beynin orta kısmında dedik ya. Görme duyusu da gözden çıkar, sinirler bunu beynin görmeyle ilgili birime götürmeden önce beynin orta kısmında bir yere uğrar ve orada bir işlem yapılır, oradan görme birimine gider. Ortadaki işlemin bizim reflekslerimizle ilgili olduğunu vs. düşünürüz. Halbuki beynimizin içinde bir yerde bizim görme sistemimiz, şuurumuzun hiçbir şekilde haberdar olmadığı bir işlem yapıyor.

İnsan yüzü gibi bizim için çok önemli bir veriyi orada çözümlüyor, bizim şuurumuza bırakmıyor bu işi, orada çözümlendiği zaman ne oluyor? Size laf olarak, fikir olarak bir bilgi vermiyor ama sizin yüzünüze hissi bir sinyal gönderiyor. Mutlu bir yüz, sizi mutlu ediyor. Üzgün bir yüz, sizi üzüyor. Korkulu bir yüz, sizi de korkutuyor… İşte bizim zihnimizin böyle özellikleri var. Hatta sadece görmeyle ilgili veriyorum örnekleri ama anlaması kolay değil. Görme dışında başka duyularda da var.
Korku filmi ve komedi filmi seyreden insanların koltuk altlarına konulmuş petler, daha sonra insanlara koklatılıyor. İnsanlar çok büyük bir oranda korku filmi seyredenlerle komedi filmi seyredenlerini koklayarak ayırt edebiliyorlar. Çünkü korku durumunda, insanın salgıladığı koku salgısı farklı. İnsanlar kokuyu almıyorlar belki ama tahmin yürütmeleri istendiğinde büyük oranda “Bunlar korku filmi seyretmiştir.” diyor. Çünkü içlerinde bir yerde böyle bir mekanizmayı tetikliyor. Aslında biz bununla yaşıyoruz. Çok ihmal ettiğimiz bir şey. Ama hayatımızı sürdürdüğümüz esas kısım bu.

RÜYALARIN BEYİN FONKSİYONLARINA ETKİLERİ

  • Rüya ve zihin ilişkisi de çok enteresan. Bir insan uyumadığı zaman körleşip sağırlaşıyor. Bu hususu biraz açar mısınız?

Bu konuda yapılan deneyler var. Uyumayan insanlar çok ciddi problemler ve huzursuzluklar yaşıyorlar. 200 saat uyanık kalanlar var. Bir kere uyku, beyin için gerekli. Onu slogan olarak koyalım. Biz vücudumuz dinlensin diye uyumayız. Çünkü biz uzansak ta vücudumuz dinleniyor zaten. Fakat beynimizin dinlenme sistemi, vücuttan farklı. Siz yattığınızda beyin dinlenemiyor. Zaten rüyaya da bakarsanız beyin aktifleşiyor, şalteri kapatmıyor. Özellikle uykunun belli bir dönemi var. Bu her gece uyuduğumuzda normal bir insanda yaklaşık 90 dakikada bir başlayan bir dönemdir ve sabaha kadar sirkülasyon halinde devam eder. Bu dönemlerde insanları uyandırdığınız zaman, insanlar rüya gördüklerini ifade ediyorlar. Demek ki rüyanın en çok görüldüğü safha, özellikle REM (hızlı göz hareketleri safhası dediğimiz) safhası.

Beynimizin dalgalarını kaydedip de uyanık bir insanla karşılaştırdığımızda, neredeyse uyanık ve bir problem çözen, zihni işlek bir insanın gösterdiği beyin aktivitesini aynen uykuda da gösteriyorsunuz. Ama uykunun bu safhasında beyin o aktiviteyi gösterirken vücut adeta felç oluyor, hiçbir kasınız kıpırdamıyor, adeta bir et parçası gibi düşüyorsunuz yatağa. Vücudunuzun bu kadar devreden çıktığı ve beynimizin bu kadar aktif olduğu bir safhada içeride bir şeylerin olması lazım. Bunu uyumayan insanlarda anlarsınız. Ama uyumayanın da iki tipi var: Birinci tip, normal uyur. REM dönemleri olmaz bu insanlarda. Eski tip uyku ilaçlarından bazıları insanları komaya sokar gibi uyuturdu ve sabah hiç uyumamış gibi kalkarlardı. Çünkü o dinlendirici REM uykusu olmazdı. İkinci tip, uyku yoksunluğu. Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir deneyde kız öğrencileri 200 gün süreyle uyutmuyorlar. Birkaç gün içerisinde duyuları körelmeye başlıyor, ardından muhakeme yeteneği bozuluyor, dengede sorunlar yaşıyorlar. Daha sonrasında duyamama, görememe ve nihayetinde konuşmada bozukluklar gelişiyor. Ama belli bir süre sonra deney sonlandırıldığında bunların hepsi geri dönüyor. Buradan ne anlıyoruz? Bizim beynimizin bu verileri alıp işleyebilmesi ve onlardan bir netice üretebilmesi için her gün uyku diye aralıklı bir şeye ihtiyacı var. Uyuyacak.

Bugünkü baskın teori şudur ve deneysel çalışmalarla da desteklenmiştir: Bu uyku sırasında gün içerisinde aldığımız bütün verileri gözden geçiriyor beynimiz ve bunlara bizim onlara bağladığımız duygusal etikete, mantıkî önem sırasına göre onları eliyor. Mesela bugün sizinle tanıştım, aramızda çok muhabbet oldu. Akşam uyuduğumda beynim diyecek ki “Bugün sen birileriyle tanıştın, tipleri, isimleri şunlardı. Sen bu adamları sevdin, bunları sağlam bir yere yaz çünkü yarın bir gün görüştüğünde bunu bilmek isteyeceksin. Ama koridordan geçerken ben bugün elli kişiyle karşılaşacağım, bunların her biri de beynime girecek. Ama beynim diyecek ki “Sen bir sürü adam gördün ama bunlar senin için önemli değil, silelim.” Şimdi beynimiz bu temizliği yaparken aşırı aktif oluyor ve bunu da REM dönemlerinde yapıyor. Peki, bu nedenle mi rüya görüyoruz? Bizim beynimizin başka bir özelliği daha var: İçinden herhangi bir veri geçerken, bir şey üzerinde çalışırken ona anlam vermeye çalışıyor. Çünkü beyni bir makina olarak düşünürseniz, onun esas işi şu dünyaya anlam vermeye çalışmak. Biraz önce dedim ya, dokunma, koklama, tatma gibi bütün duyulara biz bir anlam verip onu kişisel bir tecrübeye dönüştürüyoruz. “Bu güzel – bu çirkin” diyoruz. Beynimiz uykuda (uykudan dolayı mantık merkezimiz kapalı) bu verileri gözden geçirirken onlar da size bir senaryo yazmaya başlıyor. O yüzden çok acayip senaryolar çıkıyor rüyalarda. Çünkü birbirleriyle alakasız verilerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorsunuz. İşte bu temizlik sırasında meydana çıkan görüntüler için bilim rüya açıklamasını yapıyor.

Ama rüyada açıklayamadığımız bazı şeyler de var. Mesela ileride olacak şeylerin görünmesi. Eskiden bilim adamları reddederdi ama bugün bunu çok sabit olarak biliyoruz artık. Şimdi biraz önceki radyo yayını örneğini ele alırsanız ve dışarıdan gelen bir ruhsal frekansı alan bir anten gibi düşünürseniz beyni, o uykunun belli safhalarında belli duyarlılıktaki kişiler kendilerine ait olmayan bazı frekansları alabilirler. Eğer bu frekans teorisi doğruysa, doğru veya yanlış demiyorum, bu varsayım üzerinden düşünüyorum. Demek ki neticede geçmiş ya da gelecekte olmuş ya da olacak olayların bir rüya sırasında ya da başka bir zihin durumları sırasında açılmış antenlere takılabilme şansı var. Eğer böyle bir hipotezle düşünürseniz bunları da açıklama şansınız oluyor. Bunlar birbirlerini dışlayan hipotezler değildir aslında. En büyük sıkıntıyı beyin biliminde de biz bunun için yaşıyoruz: Bir bakış açısı seçiyor ve onun dışında bir şey görmüyorsunuz. Çünkü insanoğlunun bütün bakış açıları sınırlıdır ve biz bundan mağduruz zaten. İster materyalist, ister dinsel açıdan düşünün, insan sınırlıdır. Dolayısıyla “Benim bulduğum budur, bunun dışındakilerini görmem.” dediğiniz zaman, kendi hakikatlerinize perdeler çekiyorsunuz. O yüzden biraz daha geniş düşünmek lazım. Hele ki beyin üzerine çalışıyorsanız, hiçbir yerden kapalı düşünceye sahip olma şansınız yok.
Çünkü kâinatın en karışık yapılanmasıyla uğraşıyorsunuz ve onu çözmek için de çok açık zihinli olmak lazım.


 
Kaynak: http://www.gonuldergisi.com/zihnin-yapisi-ve-bilinc-doc-dr-sinan-canan.html

Yorumlar

  1. yavuz

    Bilinç, zihin ve beyin terimleri arasındaki karışma “düşünce”lerden kaynaklanıyor. Düşünce-yi durdurunca “bilinç” ortaya çıkıyor ve beyinle bir alakası kalmıyor. Bilinç kendisinin beyinden farklı olduğunu algılıyor.
    Bu arada zihin nereye gidiyor ? Düşüncenin olmadığı bir anda zihin olarak tanımlanacak bir şeyin olmaması makul olmasına rağmen düşünce + zihnin varlığının kaynağı nedir ? Bilinç-sizleştiğimizde yani bilinç beyin ile özdeşleştiğinde ortaya çıkan bir fonksiyon mu ? Bilinç neden beyinle özdeşleşir ? Korku ?
    Bugün aşkın fizyolojisi programınızda “aşk acıdır” demiştiniz, aynı mantıkla “düşünce = korku” demek oluyor.

  2. selam nasılsınız konyadan kadir kapıcı http://www.evrenindili.com şimdilik proğramlar hepsi benim için yapıldı yapılmasına vesile olan parapsikolojik yeteneklerim algılarım sezgilerim ben bundan yıllar önce bu olaylar başıma geleceğini hiç tahmin bile edemezdim hatta türkiyede 1997 yılından bu yana yayınlanan parapsikolojik filimler benim için yayınlanıyor hepsi tabi bun filimler benim için yapılmış değil toplumla bilgi paylaşımı yapılırken kullanılan malzeme sadece benle aynı zamanda devletimizin parapsikoloji araştırma yapan merkezine gelen bilgilere göre yani şöyle devltimiz için bilgi toplayan muhbirler bende ne gördü ne duydu benimle ilgilenen masaya gider ordaki uzman kendisine gelen bilgileri analiz eder uzman ve o konuya yakın filim bulur yayınlar bence insanda daha çok sırlar var üzerine bilim insanları düşmesi gerekir diyorum evrenindili hayranlarına burdan selam

Yorum Yollayın Bilelim