Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image

S.C.net | August 19, 2017

Scroll to top

Top

5 Comments

“Hoca/efendi”ler biter mi?

“Hoca/efendi”ler biter mi?

Bazı olaylar, başınızı ellerinizin arasına alıp derinlemesine düşünmenize vesile olur. Hatta bu olaylar, ancak böyle bir iç muhasebeye vesile olursa hayırlı olacak denli “vahim” olaylar da olabilir.

İşte bizim milletçe yaşadığımız 15 Temmuz 2016 kalkışması, bana sorarsanız, hayatımdaki “bu tip” olayların en unutulmazı idi.

O geceyi, ardından yaşananları, faillerini, olağan şüphelilerini artık hepiniz biliyorsunuzdur. Fakat yine herkesin bildiği, hatta bizzat dahil olduğu bir arka plan var ki, bakıyorum da, o kısmı bilerek ve isteyerek, taammüden görmezden gelenlerimiz çoğunlukta. Hatırlatayım:

Bir şeyler oldu…

Küçüklüğümüzden beri Türkiye’de hakim dini görüş sayılan geleneksel Sünni İslam anlayışının temel dini tedrisatından geçtik bir çoğumuz. Erken yaşlarda Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumayı öğrendik; hatta o yaşlarda bir çoğumuz Kur’an’ı hatmettik; hem de bir kaç kez. Anlamadık anlamını, ama olsun, yaşama daha adım atmadan, en önemli becerilerimizden birisini kazandık. Nasıl olsa anlamına bakardık büyüyünce bir ara; ama bir şeyler oldu, çoğumuz bak(a)madık…

Peygamberimizin, peygamberlerin hayatlarını okuduk, dinledik. Onların ne badireler atlattıklarını, başlarına gelen her olaya rağmen nasıl dimdik durup da dönemlerinin yaygın batıl inançlarına, siyasi güçlerine, din adamlarına ve zenginlerine karşı Allah’ın kelamını nasıl kararlılıkla müdafaa ve tebliğ ettiklerini, bu uğurda ölümü dahi severek göze aldıklarını okuduk, dinledik. Biz de büyüyünce böyle yapacaktık; ama bir şeyler oldu, yapamadık…

Evliya menkıbelerini, sahabelerin hayatlarını, İslam büyüklerinin kahramanlıklarını, peygamberlerin yardımcılarını dinledik, okuduk; bazen mallarını, bazen canlarını, bazen eşlerini ve çocuklarını feda eden, nefsini öldürüp “bir kelime” için nice işkencelere, baskılara ve zulümlere göğüs geren o büyük insan modellerinden bahsedildiğini bolca işittik. Biz de büyüyünce öyle olacaktık, ama bir şeyler oldu, olamadık…

Allah’ın emirlerini yaşamak için nice sıkıntılar çeken insanlardan bahsedildi etrafımızda. 32 farzı, 52 farzı, Allah’ın zati ve subuti sıfatlarını, Kur’an’da adı geçen peygamberlerin isimlerini, Kur’an’ı doğru okumak için gereken tecvid kurallarının bir çoğunu öğrendik. Namaz surelerini, belki Yasin ve Mülk surelerini ve hatta Kur’an’ın cenazelerde ve mevlitlerde okunmak üzere bayağı bir kısmını öğrendik, hıfzettik. Bu dinin, bu Kitab’ın aslında en temelde bizlere ne dediğini, emirlerinin özünü de anlayacaktık; ama bir şeyler oldu, o kısmını kaçırdık.

Kur’an’ı Kerim her fırsatta, adeta adım başı, bizleri “etrafımıza bakmamız”, “kainatı merak etmemiz”, “öğrenmemiz”, “bize söylenenlerden şüphe etmemiz”, “araştırmamız”, “akletmemiz”, “OKUmamız”, “düşünmemiz” için uyarıyordu. Ama yine başka bir şeyler oldu; biz bunlarla hiç meşgul olamadık…

İslam Peygamberi’nin tebliğ metoduna dair nice ruhu okşayan anektot dinledik. Kimseyi cennet ve cehennemle davet etmediğini, ancak ve ancak doğrulukla, cömertlikle, insanların hayatlarını kolaylaştırmakla ve onlara güler yüz göstermekle tebliğini yaptığını iyice öğrendik. Biz de ileride böyle olacaktık; ama bir şeyler oldu, biz pek böyle olamadık…

Cenaze merasimlerimizin vazgeçilmezi Yasin Suresi’nin kalbinde “dirilere ders olsun diye” gönderildiği söylenen Kur’an’ı, bir şeyler oldu, biz en fazla ölülerin ardından okumaya devam ettik…

Yedi büyük günahı ezberledik; arasında “askerden-savaştan kaçmak” bile vardı. Ama bir şeyler oldu, “bilmemeyi” hatta “kasıtlı olarak cahilliği seçmeyi” büyük günahlarımızın en başına yerleştiremedik…

Pekiyi, neler oldu?

Bunlar olamayınca, Allah’ın ipine tutunmayı savsaklayınca, öğrenme, çalışma ve gelişme disiplinini “başkalarına” bırakınca:

Hayatımızda Deccal’lerin avına ve Mehdi’lerin beklentisine düştük. Cennetmekan Aliya İzzetbegoviç’i “Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır” demeye mecbur bırakacak bir iştiyak ve boş vermişlikle hem de…

Edebi olarak gayet verimli metinler olabilecek “Evliya menkıbelerini” en tabandan yanlış anladık. Allah’tan vahiy almamış insanların “kutsiyetine” inanma, sıradan insanlardan “günahsızlık” ve “ilahi hikmetler” bekleme gafletine düştük. Bunun “şirk” olduğunu, yaptığımızın zaman zaman “müşriklik” olduğunu bile fark edemedik…

Sadece Allah dediği için, ayetlerden ve hadislerden “ezberler” okuyabildiği için, edebi yönü ve belagati kuvvetli olduğu için bir çok insana “mübareklik” payesini yakıştırır olduk. Allah’tan gayrısına kul olmama temel emrine rağmen, Allah’tan başka insanlara kul, Peygamber’den başka insanlara şakirt, hatta neredeyse ümmet olduk…

Okullar açılıyor diye sevindik, dilimiz dünyada konuşuluyor diye gururumuz okşandı. Ama ne için, ne amaçla yapıldığını sorgulayacak bilgiden mahrumduk.

Ben de oradaydım, ben de o gafillerdendim, yani size başkalarından değil, kendimden bahsediyorum. Din dediğimiz o yüce duyguyu istismar etme geleneğine dönüşmüş modern din anlayışının, idrakımızın en girift damarlarına kadar sızıp bizi kör ettiği bir vasatta, hep birlikteydik.

Bu gün bakmayın birilerinin çıkıp “ben demiştim, ben anlamıştım” dediğine; kusura bakmayın, kimse hiç bir halt anlamamıştı. Bu gün mağlup olduğu için arkasından konuşabildiğiniz o güruhun bu sapıklıklarını, standart Müslümanlar olarak görebilecek durumda bile değildik çoğumuz. Şimdilerde mangalda kül bırakmayan gazetecilerimizin, ilahiyatçılarımızın önemli bir kısmı, sus pus durumdaydı bu meselede, daha bir kaç sene evvel. Karşı duranların pek çoğu, sadece “başka kampa mensup olduklarından” karşıydılar diğerine. Yoksa ilke bazında, temel düsturlar bazında kritik edecek kadar sağlıklı bir zihne sahip değildik ve bu açıdan birbirimizden hiç farkımız yoktu.

Kur’an’ın da defalarca uyardığı gibi, insanlar her devirde kaçınılmaz ihtiyaçları olan dinlerinin içini, “gözlerini kapatmak”, “ruhlarını uyuşturmak”, “akıllarından tasarruf etmek” amacıyla boşalttılar, çarpıttılar, çarpıtıyorlar…

Bataklığı kurutmak…

Bu gün, o alçak ama çok şükür ki başarısız kalkışmanın ardından, ağzımıza geleni sayıyoruz o meş’um olayın faillerine ve azmettiricilerine. Ama hala farkında olmadığımız bir gerçek var: Bataklık kurumadı; sadece bir kaç kova çamurdu tahliye edilen. Bu gün evlerinde, dergahlarında, vakıflarında ve derneklerinde toplanan, aynı kafanın farklı versiyonları tarafından sevk ve idare edilen ve daha dün o “cemaatin” ele geçirdiği gücün sadece bir kısmını yarın ele geçirdiği takdirde, dünyayı hepimize dar edecek kafalar yetişiyor. Maalesef bu oluyor; çünkü ne dünkü kalkışmanın katilleri, ne de yarının din bezirganları uzaydan ithal edildiler. Hepsi, Kur’an’ın rayından çıkmış, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmayı bırakmış biz tembel Müslümanların bağrında dal budak salıyor. Biz bir “kurtarıcı” bekledikçe, biz Mehdi’lere bel bağladıkça, biz insanların ağzından “Allah” konuşacak diye bekledikçe, bu ölümcül sarmaşığı besleyen bataklığı besliyoruz, farkında bile olmadan. Çocuklarımıza evliya menkıbeleri anlattığımız kadar, Peygamberlerin “doğaüstü” mucizelerinden bahsettiğimiz kadar, onlara son savaş ve kıyamet hikayeleri anlattığımız kadar, İslam’ın en temel düsturları olan ve Kur’an’ın adeta “kafamıza vururcasına” defaatla tekrarladığı sosyal adalet, infak, akıl, vicdan, insana saygı, yardımlaşma, çevreye dikkat, bilgiye hürmet, bilmeye sevgi, araştırmaya iştiyak ve hikmete sevda melekelerini aşılayamadıkça, bataklığın iyice derinleşmesine katkı sağlıyoruz. Bu zemin, her türlü “müşrik” hareketin doğuşuna hala pek müsait bir zemindir.

İslam’a giriş cümlesi “La” ile başlar. “Yok” demektir Arapça’da… Allah’tan gayrı her şeyi, herkesi, her türlü otoriteyi, her türlü nefsi arzuyu bir kenara bırakmak demektir o “La”. “La” ile aramıza insanlar, hocalar, mübarekler, evliya menkıbeleri girmeye başladığında; artık “La”sız kalırız. İmanımız, her şeyimiz yarımdır artık. Maalesef yüzlerce senedir, İslam dünyasının büyük bölümü bu haldedir. Halbuki tam da bu sırayla “La-İlahe-illa-Allah” yani “yok-ilah-ondan başka-ki o Allah’tır” diyebilmeliydik. Hatta bunu demek de yetmemeli, buna bizzat “Eşhedü” diyerek “şahitlik” etmeli, tecrübeyle anlamalı ve buna göre yaşamalıydık… Olmadı…

Fakat artık olmak zorunda!

Sadece İslam değil, her dini gelenekte var bu sorun; malumunuz. İnsanın işi budur; ilahi mesajı bozar o. Zira işi yeryüzünde fitne çıkartmak ve kan dökmektir. Kur’an zaten büyük oranda bu makus talihin hikayesini anlatır ve bizi bu “fabrika ayarını bilmemiz ve asla hafife almamamız için” sürekli geçmiş kavimlerin öyküleri ile uyarır da uyarır. Biz yine de aynı nisyana düşeriz, unuturuz; tabiidir, tabiatımızın gereğidir belki de. Ama bizim elimizde artık, kıyamete kadar kaim olacağına iman ettiğimiz bir kullanım kılavuzu, bir “Hablullah” (Allah’ın ipi) var. İş, onu, yani Kur’an-ı Kerim’i sıkıca kavrayıp, çağlar ötesi hitabına yeniden, Müslümanların ilki bizmişçesine, taptaze bir zihinle ve “La ilahe illa Allah” dedikten sonra bir kez daha kulak verebilmek… İşte belki o zaman “din kardeşlerimiz” ve “Allah’ın tüm yarattıkları” ile birlikte, aynı dünyada yepyeni bir medeniyet kurabiliriz…

***

Bazı olaylar, başınızı ellerinizin arasına alıp derinlemesine düşünmenize vesile olur. Hatta bu olaylar, ancak böyle bir iç muhasebeye vesile olursa hayırlı olacak denli vahim olaylar da olabilir.

Ama bizler, düşünmek yerine “kolayını” tercih eder, kulağımızın üzerine yatmaya devam edersek, başımıza nice çoraplar örecek daha nice “Hoca-efendiler” görürüz. Bunu içten içe hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Çanlar bizim için çalıyor, ve artık uyanma zamanıdır…

Yorumlar

  1. Mumine

    Teşekkürler Sinan Canan…bugün cemaate karsi çıkanlar,her işte cemaat parmağı arayanlar neye karşı olduklarının bilinciyle karşı değiller.kendi siyasi görüşünün eksigini kapatmak yada cemaatinin menfaatini celbetmek niyeti.ne zaman ki benim yanlışım doğru senin doğrun yanlış demeden,hak ve adalet ekseninde olaylara kuşbakışı bakarsak Allahın yoluna adım atmış oluruz.Yoksa o adımın fersah fersah uzağındayız.saygılar hocam..

  2. Selim Bahşi

    İnsanlar fıtratlarını o “la” ile sıfırlamadıkça, her şeye ön yargı ile yaklaştıkça daha çook hoca efendiler görürüz. Hayatında bırak “la” demeyi, bir kez olsun sorgulamamış insanlara bu yetiyi kazandırmak çok zor.

  3. Mustafa Gökhan Küt

    ”Bazı olaylar, başınızı ellerinizin arasına alıp derinlemesine düşünmenize vesile olur. Hatta bu olaylar, ancak böyle bir iç muhasebeye vesile olursa hayırlı olacak denli vahim olaylar da olabilir.

    Ama bizler, düşünmek yerine “kolayını” tercih eder, kulağımızın üzerine yatmaya devam edersek, başımıza nice çoraplar örecek daha nice “Hoca-efendiler” görürüz. Bunu içten içe hepimiz gayet iyi biliyoruz.”

    Bende bu bitiriş cümlesine itafen bir ekleme yapmak isterim sayın hocam.

    Feto örgütü amacına ulaşamadı ancak fetoyu kullanan arka plandaki eller çok büyük bir kazanım elde etti. Nedir bu kazanım ?
    Feto sayesinde Allah’ın evliyaları eliyle kurulan bir imparatorluğun mirasçılarına tarikatlar düşman edildi. Ortaya birilerinin kasıtlı olarak besleyip büyütüp yetiştirdiği bir şartlatan takımı üzerinden bu ülke için canlarını feda etmekten hiç çekinmeyecek milyonlarca tasavvuf mensubu sanki bir öcü gibi akılsız fikirsiz insanlar sürüsü gibi lanse edildi. Nasıl batı dünyasına el kaide işid vb. gibi örgütlerle islam bir öcü gibi gösterildiyse ve hatrı sayılır ölçüde bir başarı kazandıysa aynı oyun bu ülkenin içinde fetö ambalajla oynandı . Mehdilik himmet gibi kavramlar asli manalarından uzaklaştırılarak toplum nezdinde karalandı. Bu kavramlardan bahsedenler adeta ülke düşmanı konumuna sokuldu. Allah’la kul arasına kimse giremez naraları atılmaya başlandı. Gene insanların büyük çoğunluğu işin kolayına kaçmayı tercih etti ve konuyu detaylıca araştırmak incelemek gereğini duymadan toptancı bir mantıkla bütün tarikatlar aynı deme gafletine düştü ( Bu arada fetö bir tarikat değil cemaattir). Fetö gibi örgütlerin güçlenmesini sağlayan sebep insanların Kuran-ı Kerim’i bilmemesidir. Allah’ın kitabındaki hükümlerin bilinmemesi kimin hak kimin batıl olduğunu belirlemeyi engelliyor bu yüzden gelin bu Allah ile Kul arasına kimse girer mi girmez mi ? Girerse kimdir bu girme yetkisine sahip kişiler tek tek Kuran-ı Kerim ayetleri ışığında inceleyim şimdi.

    Öncelikle İslamın ne olduğundan başlamamız gerekir. İslam arapça teslim demektir .Yani bir şeyi ait olduğu yere koymak sahibine iade etmek demektir. Kuran-ı Kerime baktığımız zaman bu teslimlerin alt şartları (asgari şartları) ve üst şartları (ileri ,azami koşulları) karşımıza çıkıyor. Şimdi teslimin alt şartlarını ayetler nezdinde inceleyim.
    Allah’a teslimin alt şartları kuran-ı kerimde Ahdallahi şeklinde isimlendirilmiştir. Kalu Bela Günü ezelde Allah bütün insanların ruhlarından Allah’a hayattayken tekrar döneceklerine dair bir misak, fizik vücutlarından Allah’a kul olacaklarına dair bir ahd ve nefslerinden tezkiye olacaklarına dair bir yemin almış. Ve bunları yerine getirenlerin cennet ve dünya saadetine (en azında %50 lik kısmına) sahip olacağını garanti etmiş.

    Fizik vücudumuzun ahdi yasin suresinin 60-61. ayetlerinde şöyle anlatılıyor:

    E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
    Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

    Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
    Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

    Nefsimizin Yemini ise Muderris Suresinin 38-39-40. ayetlerinde şöyle ifade ediliyor:

    Kullu nefsin bimâ kesebet rehînetun.
    Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

    İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
    Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

    Fî cennâtin, yetesâelûn(yetesâelûne).
    Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.

    Yine Şems Suresinin 7-8-9 ve 10. ayetlerinde yeminin muhtevası veriliyor:

    Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
    Nefse onu sevva (dizayn) edene and olsun

    Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.
    Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.

    Kad efleha men zekkâhâ.
    Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha (kurtuluşa) ermiştir.Ve kim, onun (nefsinin)

    Ve kad hâbe men dessâhâ.
    kusurlarını örtmeye çalıştıysa (nefsini tezkiye etmemiş ise) hüsrana uğramıştır.

    Ruhumuzun Allah’a verdiği misak ise Rad Suresinin 20-21-22. ayetlerinde şöyle ifade ediliyor;
    Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
    Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler. Ve misaklarını bozmazlar

    Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
    Ve onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi O’na (Allah’a) ulaştırırlar.Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

    Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ razaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedraûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
    Onlar, sabırla Rab’lerinin Vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

    Görüldüğü üzere bunlar bütün insanlar üzerine farz olan yerine getirilmesi gereken islamın hedef unsurlarıdır. işte bu noktada karşımıza bu yeminleri nasıl yerine getireceğimiz hususu geliyor. Bu yeminlerimizi yerine getirebilmemiz için mutlaka ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMELİYİZ ve bizim Allah’a ulaşmamıza vesile olacak mürşidi Allah’tan sorup ona tabi olmalıyız. İşte problemin asli kaynağı bu hususlardaki kuran hükümlerinin bilinmemesinden kaynaklanıyor. İnsanlar Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar (pek çoğu bu hakikati bilmiyor dahi malesef) ve mürşidin Allah’ın tayin ettiğini onun gösterdiği kişiye tabi olunması gerektiğini de bilmiyor veya umursamıyor kendi kafalarına göre birilerini kendisine mürşit olarak seçiyor. İşte bu tarz ögrütlerin türemesinin altındaki temel etken budur. Şimdi birileri çıkıp diyor ki Allah’la kul arasına kimse giremez Allah’ta kitabında yanıt veriyor ben insanlarla arama aracılar tayin ederim. Bakınız secde suresinin 24. ayeti nedir:

    Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
    Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize yakîn hasıl etmiş oldukları için.

    Gördüğünüz gibi Allah kendisi ile diğer insanlar arasına insanları hidayete erdirsin (yani Allah’a ulaştırsın diye ) emriyle imamlar tayin ediyor. Böyle bir imam insanlık tarihinin her devrinde vardır. Ancak fettullah gülen gibi bu imam olduğunu iddaa eden şartlatanlarda her zaman vardır. Bakınız onları Allah-u teala Kuran-ı kerim’de nerede anlatılıyor Kasas Suresinin 41. ayetinde Allah-u Teala şöyle buyuruyor:

    Ve cealnâhum eimmeten yed’ûne ilen nâr(nârı), ve yevmel kıyâmeti lâ yunsarûn(yunsarûne).
    Ve Biz, onları ateşe davet eden imamlar (önderler) kıldık. Ve kıyâmet günü onlara yardım olunmaz.

    Gördüğünüz gibi ateşe çağıran imamlarda Allah’a ulaştıran imamlarda mevcut. Tabiyet yanlış değildir tabiyet farzdır. Ancak doğru kişiye tabi olmak asıldır. Peki doğru kişiyi nasıl bulacağız Allah-u teala bu hususuda kitabında açıklıyor. Öncelikle mürşidin tayinin Allah’a ait olduğu Nahl Suresinin 9. Ayetinde açıklanıyor deniyor ki;

    Ve alâllâhi kasdus sebîli ve minhâ câirun, ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
    Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm’e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah’ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.

    Maide Suresinin 35. Ayetinde herkesin mürşidini Allah’tan istemesi farz kılınıyor

    Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

    Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

    İşte bu vesileyi (yani mürşidi) nasıl isteyeceğiz peygamber efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki ; ”Cebrail kardeşim bana 2 tane namaz öğretti birisi hacet diğeri istiare namazı” işte herkez mürşidini hacet namazıyla Allah’tan sorarak öğrenmelidir. En garantili metod budur. Bakara Suresinin 45 ve 46. Ayetlerinde bu durum izah ediliyor bakınız;

    Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
    (Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

    Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
    Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

    bu konu kuran-ı kerimde çok detayli bir biçimde izah ediliyor. Ancak bu hususlar sürekli ketmediliyor (gizleniyor, üstü örtülüyor) insanları cennet ve dünya saadetine ulaştıracak asli unsurlardan insanlar mahrum bırakılıyor. Ve gerçek Allah dostlarının toplum nezdinde itibarsızlaştırılmasıyla böyle şarlatanlara, , insanların samimi duygularını istismara açık bir ortam oluşturuluyor.

    Son olarak değerli hocam konuyu Ali İmran Suresinin 112. ayetiyle tamamlamak istiyorum. Bu fitne kazanı olmuş dünyada kurtuluş ancak Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe (yani gerçek bir mürşid-i kamile) sarılmakla gerçekeşecektir.

    Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).

    Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah’ın ipine (Sıratı Mustakîm’e) ve insanlardan bir ipe (Allah’a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah’tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah’a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.

    Herkesin hakikatlere kuran-ı kerimden tahkik ederek ulaşması dileklerimle.

    • Mehmet Yılmaz Öztürk

      Mustafa bey, bu kadar uzun uzun yazacağınıza aslında “Fetullah Gülen’i boş verin, onun piyasası öldü, araya Evrenesoğlu’nu koyun” demeniz yeterliydi.

      Yazının ruhunu da, Kur’an’ın ruhunu da anlamamışsınız. Her şey bir yana, Yine sizin kampa ait olan kuranmeali.org sitesine girin ve mealleri karşılaştırmalı okuyun. Evrenesoğlu’nun mealindeki her şeyi mürşide bağlayan ifadelerin Kur’an’da olmadığını göreceksiniz. Secde 24’te geçen ise topyekün Yahudi’lerden bahseden bir ayetdir. Bahsettiği devirden sonra gelen yol gösterici peygamberler var.

      O yüzden de bence Sinan beyin yazısını tekrar okumanızda fayda var. Yazı “hangi kampın meşru olduğu” ile değil, “yaşama kamp kurallarıyla değil, akılla ve Kuran’la yön vermek” ile ilgilidir.

Yorum Yollayın Bilelim